Nuh Nebi

(İnsanlar, insan gibi yaşamanın sınırını çoktan aşmıştı. Adeta kötülük üretmekte birbirleriyle yarışır hale gelmişti. Adem ve İdris peygamberin üzerinden çok uzun bir zaman geçmemişti; bu yüzden, insanların düştüğü aşağılık durum inanılacak gibi değildi. Allah insanları uyarmak için içlerinden birini elçi olarak seçti. O kişi; aklına ve özünde taşıdığı ilahi sese ihanet etmemiş olan, Nuh idi)

Kavurucu sıcakların ardından acımasız bir kuraklık çöktü insan topraklarına. Kuruyup damar damar çatlayan ovada ottan eser kalmadı, böyle olunca hayvanlar yeterli beslenemediler; aç kalıp süt vermez yavru tutmaz oldular. Ağaçlarda meyveler olgunlaşamadı; hatta yeterince büyüyüp toprağın derinlerine kök salamayan meyve fideleri de kurudu. Açlık ve susuzluk tehdidi, insanlar arasında hissedilir derece korkuya sebep oldu. Bu yüzden çoğu insan taş ve çamurdan yapılma evlerine sığınıp dışarı çıkmadı; çaresizce yağacak yağmuru ya da gerçekleşecek bir mucizeyi beklemeye başladılar.

İnsanların içinden bazı kimselerin keyifleri ise gayet yerinde idi. Onlar; birikmiş mallarına ve çocuklarının sayıca üstünlüğüne güveniyorlardı. Onlar halk gibi sefalet içinde değillerdi, büyük ambarları sürekli gıdalar ile dolu olurdu. Eli sopalı çocukları bölgenin son su kaynaklarını kontrol ederlerdi; öncelikle kendi hayvanlarının sulanmasını sağlar, eğer kendilerinden arta kalırsa, halkında su almasına müsaade ederlerdi. Bu kimseler hem kolayca suya ulaşabiliyorlardı hem de açlık nedir bilmiyorlardı. Ayrıca kuru bir et parçası veya birkaç avuç kuru meyve karşılığında, halkın çocuklarından bazılarını köle olarak satın alıyorlar, kötü iş ve eğlencelerinde onları kullanıyorlardı. İnsanların çaresizliğinden zalimce faydalanıyorlardı. İşin daha ilginç yanı ise; hayat şartlarının veya kendi ihmalkâr davranışlarının zayıf bıraktığı bu insanlar, kendilerine her türlü kötülüğü layık gören böyle varlıklı kişilere saygı duyuyor; onlara benzemeye çalışıyorlardı. Onları çirkin ve zalim işlerinden ötürü suçlamıyor; aksine sahip oldukları imkanlar ile buna hakları olduğunu düşünüyorlardı. Kendileri onların yerinde olsalar aynı şekilde davranacaklarını hatta belki de daha da ileri gidebileceklerini düşünüyorlardı. Çocuklarının birer birer köle olarak satılması ve eğlence için birbirleri ile dövüştürülmesi bile bu insanları rahatsız etmiyordu. Aksine, arkadaşını kanlar içinde bırakarak dövüşü kazanan kölenin babası, bunu kendine gurur kaynağı sayıyordu. Kadınlar bir anne ya da eş gibi değil; alınıp satılan, kötü muamelelere maruz kalan sıradan bir varlık sayılıyordu. Ama kadınlarda bu durumdan şikayetçi değillerdi; alışmış ve böyle kullanılmaktan memnun gibiydiler. …

Sıcak bir günün sonunda, umutların iyice azaldığı bir anda, önce hafif bir esinti duyuldu. Ardından rüzgâr hızlandı ve gökyüzü kara bulutlarla kaplandı. İnsanlar umutla evlerinin kapılarından bakıp aralarında yağmurun yağıp yağmayacağını konuşuyorlardı. Sonra bir damla yağmur düştüğü görüldü, sonra yağmur hızını artırdı ve toprak suyunu iyice çekinceye kadar aralıksız yağarak ertesi sabaha kadar devam etti. Sabah güneşinin ilk ışıklarıyla beraber yağmur bulutları usulca süzülüp uzaklaştı. Havanın açmasıyla beraber, insanlar kurak günlerin geçtiğini, bolluk bereketin yeniden geldiğini düşünerek sevinç çığlıkları atarak sokaklara döküldü.

İnsanlar sevinç içinde ortalıkta koştururken, yanında adamları olduğu halde kavmin ileri gelen bir soylusu çıkageldi. Yüzlerce koyunu keçisi olan, onlarca kölesi olan biriydi. İnsanlar üzerinde otorite sahibiydi. Yüzünde bilgiç ve buyurgan bir ifade taşıyordu. Parmağıyla gökyüzünü göstererek bağırdı;

-Ben size Yeğus’a karşı saygılı olun, ondan ümidinizi kesmeyin, ona olan inancınıza sahip çıkın dememiş miydim? Bakın, umutların tükendiği bir anda Yeğus size acıdı ve yağmur yağdırdı işte! Bununla beraber, size yaşama sevincini veren, huzur ve güveni hissettiren bir başka ulu ruhta Vedd’dir. Vedd olmasa yaşamanın ne almamı var? İşte bunlar hayat veren, yaşatan, hissettiren, koruyan ve gözeten ulu ruhlarımızdır. Onun için Yeğus, Vedd, Suva, Yeuk ve Nesr’den asla umudunuzu kesmeyin ve onlardan vazgeçmeyin. Her biri bizim için vazgeçilmezdir.

Onun sözü bitmişti ki Nuh nebi çıktı görünen bir taşın üzerine. Kaşları çatıktı, söyleyeceklerinde kararlı olduğunu hissettiriyordu;

-Ey kavmim! Bir defa olsun düşünün, aklınızı kullanmaktan korkmayın; yağmuru yağdıran nasıl Yeğus olabilir? Gönüllere sevgi ve muhabbeti yerleştiren nasıl Vedd olabilir? Saygı duyup takdir ettiğiniz, tapınmaktan geri kalmadığınız bu putlar da neyin nesidir? Diyorsunuz ki; geçmişte yaşamış bazı insanlara ait ulu ruhlardır. Peki soruyorum sizlere; kendisi ölümlü olan, bedenleri ve ruhları çoktan toprakta kaybolmuş bu kişiler, nasıl oluyor da bize can verebiliyor; toprağa gökten yağmur yağdırabiliyor? Ağaçlarda meyveleri, kırlarda kuzuları, evlerde evlatlarımızı… Nasıl olurda bizim gibi insanlar; hem de kendisi ölüp gitmiş olan insanlar yaratmış olabilir. Onlar nasıl yaratıcı güç olabilir? Bu putlar ancak ve ancak, kendilerine yaşarken saygınlık ve güç kazandırmak için, bazı kimselerin uydurduğu sözler değil midir? Bu uydurma putları taştan tahtadan yontup karşınıza koyuyorlar; sonra onlara tapmanızı istiyorlar. Ama asıl gayeleri; putlara olan teslimiyetinizi kullanarak sizi kendi arzulara kul etmek. Bunu anlamaz mısınız hala? Atamız İdris nebiyi ve onun getirdiği ilahi sözleri ne çabuk unuttunuz? Hele bir hatırlayın; bizi yaratan, hayat veren ve bir gün hesaba çekecek olan sadece Allah’tır.

Nuh nebi bu sözleri hiç duraksamadan gür ve anlaşılır şekilde söylemişti. Ama topluluk onu kör bir şaşkınlıkla izledi. Ne dediğini anlamamış gibiydiler; aslında daha önce de defalarca bu sözlere tanık olmuşlardı. Ama bir türlü anlamıyor, hakikat dolu sözlere direniyorlardı. Nuh’un söyledikleri hoşuna gitmeyen varlıklı adam, halka dönerek;

-Şu delinin sözlerine itibar etmeyin, dedi.

-Ben deli değilim; Allah’ın kulu ve elçisiyim, diye cevap verdi Nuh nebi.

-Neden her defasında putlarımıza laf edersin? Bundan nasıl bir çıkar elde edersin?

-Hiçbir çıkarım yok; şu söylediklerimden ötürü kimseden bir karşılık beklemiyorum. Ancak akılsız bir toplum olup helak edilmemeniz için uğraşıyorum. Bu söylediklerim de bir tutarsızlık bulamazsınız! Ben size rahmeti bol Rabbimin haberlerini getiriyorum. Zalim ve çirkin bir hayattan adil ve huzurlu bir hayata davet ediyorum. Bunun en temel şartı, hayatınızda ve inancınızda, yaratan ve yöneten olarak sadece Allah’ı Rab edinmenizdir. Bunun dışında bir inanç sizden kabul edilmeyecektir.

-Görünmeyen, konuşmayan bir Allah’ı nasıl hayatımızda Rab edinebiliriz?

-O yarattıklarıyla görünür; ayetleriyle konuşur ancak. Onu Rab edinmek isteyenler; ona teslim olur ve hayatını onun yasalarına göre düzenler.

-Çok büyük sözler söylersin ey Nuh! Sana nasıl inanmamızı beklersin?

-Bunun için benden bir şey beklemeyin. Aksi halde Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, geleceği ve bana bildirilmemiş şeyleri de bilmem, melekte değilim. Aklınızı kullanmanız ve vicdanınızın sesini dinlemeniz, doğruyu görmeniz için yeterli olmalı.

-Biz zaten aklımızı ve vicdanımızı dinliyoruz. Bunca insana karşı nasıl böyle bir iddia da bulunursun?

-Aklı ve vicdanı olanlar birbirine zulmetmez, yokluk günlerinde paylaşmayı bilir, çıkar için birbirini esir almaz, elleriyle icat ettiği şeylere tapmaz, mazluma acıyıp merhamet etmekten vazgeçmez, kendisini yaratan yüce Allah’ı unutmaz….

-Yeter artık bize karışma ey Nuh! Sen git tanrınla yaşa; biz böyle yaşamaktan şikayetçi değiliz.

-Bunu yapamam… Ey kavmim, saçma inanışlar ile hayatı kirletip, kendinizi yok ediyorsunuz. Yanlış şeyleri kutsal biliyor, kötü şeylerle mutlu oluyor, birbirinize değer vermiyorsunuz. Eğer bolluk zamanında şükredip, gıdaları doğru şekilde saklamış olsa idiniz, bugün böyle açlıkla yüz yüze gelmeyecektiniz. Ambarınızda ki gıdalarını ihtiyacı olanlarla paylaşsaydınız şu konuşan mal sahibi kişiye teslim olmayacaktınız. Aç ve yoksul olmasaydı aranızda, hırsızlık ve haksız yoldan mal elde etmeler yaşanmayacaktı. Evlerinizde huzur ve güven içinde uyuyacaktınız. Şimdi, çok geç olmadan, taptığınız her kim olursa olsun ondan vazgeçin ve gerçek Rab olan Allah’a iman edin. Böyle yaşamaya devam ederseniz Allah’ın gazabıyla karşılaşacağınızdan korkarım.

-“Şimdi de bizi tehdit mi ediyorsun? Eğer buna gücün yeterse hiç durma da helak et, haydi görelim seniii…” diye bağırdı öfkeyle varlıklı adam.

-O helakı ben getiremem; dilerse ancak Allah getirir, dedi Nuh nebi de.

İnsanlarda en başından beri varlıklı adamın etrafında toplanmış, Nuh’a karşı onun tarafını tutmuşlardı. Nuh ise yalnızdı. Ortam iyiden iyiye gerilmişti. Yağmurun ardından sokakları dolduran ve çığlıklar atarak putlarını kutsayan halkın neşesi kaçmıştı. Bunun sorumlusu olarak da Nuh’u görüyorlardı. İşin uzayacağını ve ortalığın karışacağını düşünerek yavaş yavaş dağılmaya başladılar. Nuh yorgun bir halde, arkasını dönüp giden insanlara bakarak;

-Bana inanmıyorsunuz, sözlerimi dinlemiyorsunuz ama bu yaptığınızla ancak kendinize kötülük ediyorsunuz. İnsanların içindeki efendilerinizi dinliyorsunuz az bir çıkar için; peki tüm alemi yaratan Allah saygıya çok daha layık değil mi? Nasıl bunu düşünmüyorsunuz? Hesap vermekten korkmuyor musunuz? dedi. Yalnız kaldıklarında varlıklı adamın yakınlarından biri, Nuh’a yaklaştı. Alaycı bir dille;

-Doğrusu seni şaşkınlık içinde görüyorum ey Nuh! Bıkmadın gitti, hayatın boyunca aynı şeyleri tekrar ettin. Hiçbir sonuca ulaşamadın. Bıkmadın mı? Seni oğlun bile dinlemiyor artık, sana saygı duymuyor. Taklidini yapıp dalga geçiyor meydanlarda. Seni dinleyen sadece, ayak takımından üç beş kişi… Onlara ne vaad ediyorsun merak ediyorum! Onları yakınında tutarak ne kazanacaksın?

-Allah’ın sözünü dinleyen bu kişilerden vazgeçmeyi mi öğütlüyorsunuz bana? Onlar öğütlerin en güzeline tabi olurken, ben onlardan nasıl vazgeçebilirim?

-Eğer vaz geçmez isen bir gün taşlanacaksın ey Nuh. Bir şeyler karıştırdığını duyuyoruz. Bazı geceler birilerini başına topluyormuşsun, onları sürekli bize karşı kışkırtıyor muşsun?

-Aynı daveti size de yapıyorum ama beni dinlemiyorsunuz! Kimseyi kışkırtmıyorum, bu benim işimde değil zaten. Kurduğunuz düzen sonsuza kadar gitmeyecek; bir gün sizde öleceksiniz. İman edip kurtulanlardan olun istiyorum. Allah merhameti bol olandır

-Bizim merhamete ihtiyacımız yok. Eğer bizden merhamet umuyorsan sus ve kaybol.

-Ne akıllanmaz bir toplulukmuşsunuz siz? dedi yorgun bir ifadeyle Nuh. Sözleri kimse üzerinde etki etmiyordu. Bir de bu şekilde aşağılanıyordu.

İnsanlar sapkın inanışlarına her gün bir yenisini ekliyorlardı. Varlıklı ya da biçare, kadın ve erkek demeden akıllarını kullanmaktan vazgeçmiş, gelişi güzel yaşam sürüyorlardı. Her gördükleri bela ve şerre itibar ediyor; her gün yeni bir put icat ediyorlardı. Dünya da hayvanlardan hiçbiri aklını yitirmiyordu. Hepsi mizacına uygun yaşıyordu. Canlı ya da cansız tüm doğada bir huzur, bir uyum vardı. Yaratılışlarının sınırından asla dışarı çıkmıyorlardı. İnsan ise aklını kullanmadığında bela ve şer üreten bir varlığa dönüşüyordu. Halbuki Allah insanı şerefli bir varlık olarak yaratmış, ona akıl ve bilgi vermiş ve yeryüzüne halife olarak tayin etmişti. Ama maalesef insanların içinden bunun farkında olanlar yok denecek kadar azdı. Nuh peygamber, uzun ömrü boyunca kendi halkını ve karşılaştığı her bir kimseyi Allah’a imana davet etti. Gizli açık, gece gündüz, tatlı sert her yolu denedi ama çok az inanan dışında iman edip Allah’a teslimiyet gösteren olmadı. Tüm çabaları sonuçsuz kalan ve saldırgan tavırları ile az sayıda mümini tehdit etmeye başladıklarında bir gün yorgun halde diz çöken Nuh Rabbine yalvardı;

-Ey Rabbim, ben artık çaresiz kaldım. Her yolu denedim ama bir avuç insandan başka beni dinleyen çıkmadı. Daha da kötüsü; sanki dünyayı inkara boğmak istermişçesine çocuk doğuruyorlar. Ve bu çocukların hepsinin özünü bozup sana düşman ediyorlar. Böyle giderse yeryüzünde seni tanıyıp bilecek hiç kimse kalmayacak. Artık kavmimle benim aramda sen hükmet, dedi. Allah Nuh peygamberin niyazını duydu ve ona cevap verdi;

-Öyleyse sana öğreteceğim şekilde bir gemi yap. Benim gazabımdan kurtulan olmayacak, dedi. Nuh peygamber şaşırmadı; o Allah’a gönülden bağlıydı. Ufak bir dereden başka doğru dürüst bir su kaynağı bile olmayan bu ovada, gemi yapmak niye diye sormadı. Aldığı emri etrafındaki dostları ile paylaştı. Onlarda “biz sana ve seni gönderen Rabbimize inanan insanlarız Ey Nuh, ne yapmamız gerekiyorsa söyle yapalım” dediler. Bunca yıl verdiği mücadeleden sonra Nuh’a gelecek azabın haberi verilmişti. Ve Nuh kendisine ne söylenmişse onu yapmakta zafiyet gösteren biri değildi. Nuh, gemi yapmak için ovanın diğer ucunda, bir dağ yamacında bulunan ormanı hatırladı. Gemi yapmak için uygun ağaç bulabilecekleri tek yer orasıydı. Bulabildikleri az sayıda kesme biçme aletlerini toplayarak ertesi sabah koruluğa doğru yola çıktılar. Oraya ulaştıklarında Nuh ve diğer müminler, çadırlarını kurup Nuh’un gösterdiği şekilde hemen işe koyuldular. Ağaç ustası değillerdi ama Nuh onlara ne yapmaları gerektiğini çok iyi tarif ediyordu. Yaş ağaçları da kesip biçmesi kolay oluyor, işleri hızla ilerliyordu. Nuh bilmesi gereken ne varsa anında zihninde buluyordu. Allah ona hiç bilmediği gemi yapmayı öğretiyordu. Usta olarak bizzat kendisi çalışıyor, dostlarına gayrete teşvik ediyordu. Nuh’u ve dostlarını ortalıkta göremeyen kavmi, onları aramaya koyuldular. Aleyhlerinde gizli saklı bir iş çevirebileceklerini düşünüyorlardı. İzlerini takip edip onları gemi yaparken bulduklarında ise korkulacak bir şey olmadığını düşünüp alay etmeye başladılar;

-Bu yaptığın nedir ey Nuh?

-Gemidir.

-Peki ne işe yarar?

-Su da yüzer, büyük sularda, denizlerde.

-Ey Nuh, madem denizde yüzer diyorsun, burada deniz mi var? Ova da balık mı tutacaksın yoksa? Hem de bu kocaman gemiyle… Bari biraz küçük bir şey yapsaydın!

-Ey kavmim, dalga geçmeyi bırakıp beni iyi dinleyin! Çoktandır sizi Allah’ın gazabıyla uyarıyordum. Bir türlü dinlemediniz, ikna olmadınız sözlerime. Hatta bizzat azabı kendiniz isteyip duruyordunuz. İşte o azap kesinleşti, çok yakında sular her tarafı kapatacak. Çok geç olmadan, hemen şimdi iman edin, son şansınız bu, Allah’a iman edin.

-Sen şu ayak takımını kandırdığın gibi bizi de kandırabileceğini mi sanıyorsun? Biz aylardır bir damla yağmur yağsın diye bekliyorduk. Şimdi sen bizi, evlerin hatta tepelerin boyunu aşan bir suyla mı tehdit ediyorsun? Delirmişsin sen!…

-Ey kavmim beni iyi dinleyin! Yer ve gök yarılacak; her yerden su fışkıracak. Biliyorum size biraz saçma geliyor ovada gemi yapmak; ama bilmediğiniz şey bu benim kararım değildir; Allah’ın emridir. O bir şeye karar vermişse o şey mutlaka olacaktır. Kesin ve kaçınılmaz bir azap yaklaşmakta. Eğer bana inanıp bu gemiye binmeyecek olursanız hepiniz isyan etmeniz ve yeryüzünü fesada boğmanız sebebiyle helak olacaksınız.

-Ey Nuh, şu gemiyi hangi suyla yüzdürecektin? Bir daha söyler misin?

Dalga geçiyor ve çirkinliklerine devam ediyorlardı. Nuh çaresizdi. Üzülüyor ama bir şey yapamıyordu. Yaratılış amacını kaybeden her şey gibi; insanlarda yeryüzünden silinecek, yerlerine yenileri gelecekti. Kavmi, kurtulanlardan olmak için kendilerine sunulan son çağrıyı da alay ederek ellerinin tersiyle itiyorlardı. Günler geçtikçe geminin iskeleti daha da yükseldi. Yılların gemi ustası gibiydi Nuh ve dostları. Yamaçtaki koruluktan kesip kolayca ovaya yuvarladıkları ağaç gövdelerini, hızlıca kesip biçiyorlardı. Ortaya çıkan tahtaları uç uca ekleyip sağlam bağlarla birbirine bağlıyorlardı. Yine korulukta ağaç gövdelerinde bulunan arı kovanlarından getirdikleri bal mumunu, tahtalara ve birleşme noktalarına sürüyorlardı. Böylece bittiğinde sağlam ve su geçirmez bir gemi olacaktı. Geminin gövdesi yükseldikçe Nuh’un ciddiyetini kavmi daha net gördü. Ama kendilerini tehdit eden tehlikeyi bir türlü göremediler. Bu nedenle sadece alay etmek için geliyorlar, birkaç laf atıyorlar, Nuh öğüt vermeye başlayınca arkalarını dönüp gidiyorlardı.

Ve bir gün, kara bulutlar gökyüzünü kaplamaya başladı. Tam da o esnada, Nuh’un oğlu babasının yanına gelmişti, babasını bu işten vazgeçirmeye çalışıyordu. Nuh’ta azabın gelmek üzere olduğunu söylüyor, baba yüreğiyle oğluna ısrar ediyordu;

-Oğulcuğum, evladım, bugün Allah’ın gazabından kurtulamazsın. Kapaklar birazdan kapanacak, inat etme, bin gemiye. Gemiye binen kurtulacak, binmeyen helak olacak, dedi. Ama oğlu sırtını döndü ve;

-Seni korkutan sulardan, tepelere çıkarak kurtulurum, dedi.

-O an geldiğinde asla kaçamazsın, dedi ve ikna edemediği oğlunun ardından gemiye çıktı Nuh. Yolları artık kesin olarak ayrılmıştı. Sonra kapakları sıkıca kapattı. Nuh ve dostlarından herkes binmişti gemiye. Ayrıca geminin kocaman gövdesinin içindeki yüzlerce odada, belki de binlerce çift hayvan bulunuyordu. Günler boyunca gemi yapımı sürerken bir yandan da bölgelerinde bulunan her hayvandan birer çifti gemiye almışlardı. Tavşandan kaplumbağaya, kediden köpeğe, tavuk ve horozdan atlara, koyun keçiden kurtlara, tilkilerden böceklere, yılanlardan farelere kadar ne varsa hepsine özel kutular bölümler ve odalar yapmışlardı. Böylece Allah’ın sözü gerçekleşecek ve yeryüzünde hayat bu gemiden inenlerle yeniden devam edecekti.

Ve bir an geldi, göklerden yağmur boşalmaya, yerden sular fışkırmaya başladı. İnanılmaz derece de hızlı bir şekilde her yer sularla kaplandı. Bulutları görüp endişeye kapılarak gemiye doğru koşan, iman etmeyenlerin hepsi dalgalar altında boğularak ölürken, Nuh nebi, kaçmakta olan oğlunu son kez gördü. “Oğlum inat etme, gel gemiye” dedi. “Ben kurtulurum bundan, tepelere kaçarım” diyordu ki inatla. O an da aralarına kocaman bir dalga girdi ve Nuh’un oğlu da helak olanlardan oldu. Bir baba olarak duygularına hâkim olamayan Nuh; “Ailemden olan oğlumu kurtar Allah’ım” diye dua etmişti. Bunun üzerine Allah’tan kesin bir uyarı geldi; “O, senin ailenden değildir ey Nuh! İnkârcı bir nankörü nasıl senin ailenden sayarsın? Senin ailen ancak inananlardır. Aksi bir şey isteyerek cahillerden olma” Nuh hemen tövbe edip af diledi. Ömrü boyunca Allah’ı inkâr edip, onca nasihatine rağmen babasını bile bir gün dinlemeyip, çirkin ve şer işlerde koşan biri Nuh’un ailesinden olamazdı. “Demek ki aile; kan bağıyla akraba olmanın ötesinde bir şeymiş; temiz akıl ve temiz öze sahip olanlar, beraber mücadele verip beraber sabredenler gerçek bir aileymiş” dedi Nuh.

Şiddeti her yanı kaplayan sular gemiyi yükseltti ve geride kalan ne varsa yok etti. İnsanlar daha önce böyle bir şeyle hiç karşılaşmamışlardı. Gördükleri karşısında hayretler içinde kalan gemi sakinleri “Allah’ın sözü ne kadar da yakınmış” diyebildiler. Şükürler içinde, huzurla suların çekilmesini beklediler. Günler sonra yağmurlar durdu, sular çekildi ve gemi dağ yamacına güvenli bir şekilde oturdu. Nuh’u dinleyerek Allah’a iman edip doğru ve güzel yaşam süren herkes kurtulmuştu. Geri kalan ne varsa yeryüzünden izleri silinmişti. İnsan olmanın şerefini kaybedip yaratılışına uygun hareket etmeyen, inkarcı ve zalim olan, bir de Allah’a kafa tutan insanlık sonradan geleceklere ibret olması için yok edilmişti. …      

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir