Tarikat, “Yola Gelmek” midir, “Yolunu Bulmak” mıdır…?

 Tasavvuf, zühd ve takva hayatı yaşayarak ruhu temizleme, kalbi kötülüklerden arındırıp hakka tahsis etme, Allah’ın bütün emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma ve akılda daima Allah’ı canlı tutma gayretinin yolu olarak tanımlanmıştır. Fetihlerin artmasıyla başta Hint düşüncesi olmak üzere farklı düşüncelerle temasa giren Müslümanlar bunlardan etkilenmiştir. Bilhassa artan ekonomik gücün sağladığı lüks yaşam biçimine bir tepki olarak mistik hareketler tasavvuf adıyla halk kitlelerinde geniş yankı bulmuştu. Bu yönüyle bakıldığında tasavvuf, dünyevileşmeye karşı bir dik durmayı temsil eden bireysel duruşlar olduğunu söyleyebiliriz. Halk arasında taban bulan bu hareket başlangıçta bireysel bir hareket iken daha sonra kurumsallaşarak bir sisteme dönüşmeye başladı. Temelde tasavvufla aynı hassasiyetler üzerinden yola çıkan bu hareketler zamanla, merkezde şeyhlerin olduğu tekkelerde bir mektebe dönüştü.  Her birinin Peygambere dayanan silsilesi, usulü, sistemi, tekkesi, kisvesi vs. olan hareketler bugünkü “tarikat” dediğimiz yapıları oluşturdu.  Tarikat ve tasavvuf arasındaki tarihsel ve yapısal ilişki ve bu ilişkinin nereden başlayıp nereye kadar uzadığını belirlemek oldukça zordur. Biz bu yazıda olayın tarihsel ve bilimsel ayrımından ziyade tasavvufun tarikatlara dönüşerek kurumsallaştığı süreci değerlendirmeye çalışacağız.

 Evet, tarikatların öncelikli olarak kendini ifade ettiği ya da başka bir deyişle var olma sebepleri olarak gösterdikleri şey, “nefsi olgunluk” ve “ahlaki yükseliştir”. Bunun içinde şeyhin kendilerine gösterdiği yolu(tarik) takip etmek gerekir. İnsan-ı Kamil’e ulaşabilme adına bağlanılan bu süreçte şeyh, müridinin seyri sulükünu (salih olma yolculuğunu) takip ve kontrol eder. Onu dünyevileşme hırslardan, nefsin süfli arzularından, ahlaki yozlaşmalardan sakındırarak, müridin nefsini terbiye etmesine yardımcı olur. Ama olay şişede durduğu gibi durmayacaktı. İbni Arabi’nin “hatem’ul enbiya, hatem’ül evliya’’ tartışmalarıyla araladığı perdenin arkasından şeyhini Allah olarak görenlere kadar birçok sapkınlar çıkacaktı. “Şey uçmaz mürit uçurur” denilecekti ama şeyh, müridin kendisini uçurması için bütün ortamı hazırladığı da bir gerçekti. Kendileri “altın tuğla”, peygamberleri ise “gümüş tuğla” olarak gören bu zihin peygamberlerin de önüne geçecek ve hatta Allah’la “birebir konuşan” meleksi varlıklara dönüşecekti. Dolayısıyla onları sorgulamak dini hatta Allah’ı sorgulamak olacaktı. Çocuğunu, karısını şeyhine sunan sapkınlığın başka türlü izahı nasıl olabilirdi? Gayet masum hatta takdir edilecek bu hareket, kaygan zeminler üzerine inşa edilerek olay bağlamından koparılmış, karanlık ilişkilerle çıkar şebekelerine dönüşmüştü.

Evet, dünyevileşmeye tepki olarak doğan bu hareket nasıl olmuştu da dünyevileşmenin merkezi haline dönüşüvermişti? Tarikatları dünyevileşmenin ağına düşüren iki sebebe odaklanmaya çalışacağız bu yazıda. Birincisi tarikatların kendi iç problemleri diğeri ise siyasetle girdikleri ilişkiler. Önce projeksiyonumuzu sistem olarak tarikatların kendi iç işleyişlerine tutarak başlayalım. Olaya yakından bakıldığında aslında gelen felaketin ayak seslerini duymamak için ancak sağır olmak gerektiği anlaşılmaktaydı fakat dünyevileşmenin dayanılmaz cazibesi herkesi kör ve sağır yapmış olmayanların ise sesi kısılmıştı.. Herkes farkındaydı Tanrıyı “yedeğine alarak” dünyevileşmenin gücünü. Onun açamayacağı kilit, nüfuz edemeyeceği alan yoktu. Bunun için gerekli olan şey, sağlam bir kurgu, güçlü bir sistemdi. Ve istenen düzenek tasavvufun bireysel ve bir o kadar saf sistemi üzerine kuruldu. Adına “tarikat” diyeceğimiz bu yapıların usul ve adap kitaplarına baktığımızda ne demek istediğimiz açıkça anlaşılacaktır. Bakacağımız herhangi bir tarikatın adap kitabında şunlara benzer ifadeleri görmek mümkün:

* Feyzin gelişi, müridin huzurunda bulunma edebine dikkat etmesiyle mümkün. (Yani sayılacak kurallara uyulmaz ise yol kat etmek mümkün değil diyerek gelebilecek itirazların önü başta alınır)

*  Mürid, mürşidin yüzüne bakmayarak, (mürşidin karşısında) boynunu eğip şöyle durmalı ki: Sanki kendisi, sahibi olan efendisinden kaçmış ve daha sonra yakalanıp geri getirilmiş bir köle gibi tevazu ile durmalıdır. Boynu bükük ve kusurunu itiraf eden bir kişi gibi olmalı ve daima huşu, huzur, saygılı ve hürmetkâr olmaya dikkat etmelidir. (Zihnen ve bedenen köleliğe adım attırılır)

*  Mürşidi emretmediği müddetçe oturmamalıdır. (İtaat kültürü)

*  Dini bir ihtiyaç yahut tasavvufta bir problemi yahut da mürşide ait bir iş olmadıkça kendiliğinden yani konuşması emredilmeden konuşmaya başlamamalıdır. (Sus ve itaat et)

*  Mürşidin huzurunda bulunanlar ile konuşmamalıdır. 

*  Âşık olan kimse, âşık olduğu kimseden başkasına ihtiyaç duymadan nasıl duruyorsa, öyle durup, mecliste olanlarla asla ilgilenmemeli yani yüz çevirip bakmamalıdır. Çünkü müridin mürşide olan aşkı gerçekte Mevla Teala’ya olduğundan, mürşide tazim ve aşık olmak, gerçekte Mevla’yadır. (Şeyh artık tanrı adına emreder)

*  Ve yine suskun ve gözleri kapalı olarak durup şeyhinden fayiz almak için kalpten yalvarma ile beraber şeyhin kalbine yönelici olmalıdır. (Her şeye karşı kör, sağır ve dilsiz olmak öğretilmektedir)

*  Mürşidini Rasulullahın vekili ve hüküm vermede sultan saymalıdır. Mürşide karşı yaptığı muamelesini Rasulullah’a yahut sultana yapacağı muamele gibi bilmelidir. “Âlimler Peygamberlerin varisleridir” Hikmet ehline göre buradaki âlimlerden kasıt zahir âlimler olmayıp, ilmin gereğiyle amel eden fenafillah derecesine ulaşmış Allah’ın dostlarıdır. (Peygamberden de referans alınmıştır.)

*  Mürid, mürşidin karşısına çıktığında müridin kalbinde mürşidi imtihan etme, itiraz etme veya itaatsizlik yapma gibi şeyler olmamalıdır. (Kalpte şeyhten başka hiçbir şeye yer yoktur.)

* ‘‘Yedinci kat semadan yerin altına düşmek, mürşitlerin kalbinden düşmekten hayırlıdır.” Şeyhin nazarından düşmek, Hakk’ın nazarından düşmek olduğundan bu hal helak olma sebebidir.

Bu hususta İbrahim Hakkı Bursevi Hazretleri şöyle buyururlar: “Kalbe giren kişi, Kâbe’ye giren kimseden daha üstündür. Bu sebeptendir ki, salih kullara ve Allah dostlarına: ‘Bizi gönülden çıkarmayınız’ derler ve manevi yardım o kimselere ulaşır.” (Şeyh bütün kutsalların üzerindedir)

*  Mürid, şeyhin feyzinin güneş ışığının her tarafı kapladığı gibi, ufku doldurup kapattığına ve müride gelmesinin ise, müridin talebine bağlı olduğuna kesin olarak inanmalıdır. Feyzin geldiğini idrak etmesi şart değildir. (Zaten idrak yeteneği elinden alınmıştır.)

*  Mürşidin batınından gafil olup, zahiri ile meşgul olmamalıdır. Çünkü mürşidin dışı; zahir ehli içindir.(Şeyhin yaptıklarını anlamak müridin idrakini aşar.)

*  Mürşid o haldedir ki; Halk ile meşgul olması onu Hakk’tan gafil etmez, Hak ile meşgul olurken de halktan gafil yani habersiz değildir. (Şeyhlerin işlerine karışmayın bu sizin haddinize değil)

*  Mürid şeyhin halini öyle ayrı tutmalıdır ki: “Eğer şeyhim olmasa, yeryüzünde beni Rabbime ulaştıracak başka bir şeyh yoktur.” diye düşünmelidir. (Biat et, rahat et)

 Mürşidin azarlaması, müridi imtihan içindir. (Fırçası bile şefkat içerir)

 *  Mürid, mürşidiyle beraber yemek yemesin, elbisesini giymesin, ona ait olan kâseden su içmesin, bineğine binmesin, mürşidin mekânına oturmasın. Eğer bunlardan birini yapmasını mürşidi emrettiyse yapsın. (Eğer bunları yaparsa onun insan olduğunu görür oysa onlar insanüstü varlıklardır)

 *  Mürid, mürşidin her halini taklid etmesin. (Mürid haddini bilsin. Oysa sünnet peygamberin adımlarını takip etmek değil miydi?)

 *  Mürid, mürşidin kovmasını ve azarlamasını çirkin görmeyip bilakis bir lutuf olarak görmelidir. (Şeyh, müridin nefsini öldürüyor.) (Kaynak:Risale-i Halidiyye)

Hz. Peygamberin sahabesini yetiştirme usulü ve bize sünnet olarak bıraktığı davranış kalıplarına baktığımızda “Bu acaba hangi dinin insan yetiştirme ilkeleri” diye hayıflanmadan edemeyeceğimiz bu usullerin aslında birer “beyin yıkama, kendine kul etme” ritüellerinden başka bir şey olmadığı gayet açık…

             Konunun merkezinde hata yapmasıyla ma’lul insan varsa eğer, böyle bir ilişki ve terbiye biçiminin sapmaya ve suistimale ne kadar açık olduğu ortadadır. Karşısındaki insanın beynini kontrol eden şahısların (şeyh), tanrısal birçok vasıflarla donatılmış (kalpleri bilen, gaybtan haber veren, zaman ve mekân içerisinde gidip gelebilen, gaybi bir takım güçlerle donatılan, keramet vs.) olması onu hata yapabilecek kul olmaktan çıkararak, sorgulanamaz, yarı tanrısal varlıklara dönüştürecektir. Kendisine böylesine bir teslimiyetle inanan ve itaat eden bir mürid, artık şeyhin aleni hatalarını bile sorgulayamayacak, gördüğünde ise hikmet arayacaktır. Oysa biz biliyoruz ki, sahabe anlayamadığı ya da kafasına yatmadığı konularda, “Ya Rasulullah bu söylediğin ayet mi yoksa sen mi söylüyorsun” diye kanaat bildirmiş ve gerektiğinde Hz. Peygamberin verdiği hükmü sahabesinin söylediği doğrultuda değiştirmişti. Bu duruş “beyin yıkama” değil “adam yetiştirme” usulüdür.

             Tarikat denilince akla gelen bir başka gündem ise tarikat ile siyaset arasındaki ilişki biçimidir. Osmanlıdan günümüze kadar bu ilişki biçimi sürekli sorgulanmıştır. Öncelikle şunu kabul etmeliyiz ki, böylesine itaat kültürü ile bağlanmış kitleler kontrol edildiğinde önemli bir güç, kontrol elden kaçırıldığında ise büyük bir tehlikedir. Kendilerini “manevi âlemin sultanları” olarak kabul eden şeyhlerin, zaman zaman padişahları bile kontrol altına aldıkları tarihsel bir gerçektir. Bilhassa yeniçeri içerisindeki gücü ile işi padişahların kellesini bile almaya kadar götürebilmişlerdir.

Evet, böyle bir güç kontrol edilmezse başlarına nasıl felaketlere açabileceği cumhuriyetin kurucu kadrosu tarafından görülmüş, tekke ve zaviyeler kanunu ile tarikatlar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı. Bin yıllık bir geleneğin hatta gelenekten de öte ritüelleri ve esasları ile dine dönüştürülmüş bir yapının çıkarılan bir kanunla ortadan kaldırılması mümkün olabilecek miydi? Hayır, bilakis süreçte tarikatlar yer altına çekilmiş, bu kontrolsüz alanda daha cahil şeyhlerin elinde daha tehlikeli hale dönüşmüştü. Kıyımın tarikatlarla sınırlı kalmayıp dine karşı bir harekete dönüşmesi, tarikatların değirmenine su taşımıştı. Dine ve dindar insanlara yapılan bu baskılar tarikatları güvenli bir limana dönüştürmüş, güçlerine güç katmıştı.

 60 yıllarda başlayan devletin dinle barışma süreci yer altına çekilmiş tetikte bekleyen tarikatların mantar gibi çoğalmasına sebep oldu. Bu süreç siyasetin tarikatları ve tarikatların gücünü yeniden keşfettiği ve onlarla iyi ilişkiler kurmanın sağlayacağı avantajı kullanmaya başladığı yıllardı. “Kazan kazan” ilişkisi üzerinden gelişen bu süreçte tarikatlar devlet mekanizmalarının arasına sızmış, siyasette belirleyici güç olmaya başlamıştı. Fakat yaşanan sürecin faturasını sadece tarikatlara kesmek, onları günah keçisi haline getirmek siyasetin makyevelist anlayışını okuyamamak anlamına gelir. Problemin asıl sebebi, iktidarların “ucuz siyasete” yönelerek, toplumun bütününe değil de, kendi tabanına yönelik siyaset üretmesi, iktidarı elinde tutanların iktidar gücünü kendi taraftarları ile paylaşması ve hizmeti sadece onlara sunması, diğerini ötekileştirmesinde aramak daha doğru olacaktır. Gelen her iktidarın ideolojik kaygılarla diğerini tasfiye ederek yok sayması bir sonrakinin aynı tavrı sürdürmesini meşrulaştırmıştır. Bir dönemin adalet bakanı Moğultay’ın atamalarda yapılan eleştirilere “Solcu değil de sağcı mı alsaydım” savunması adaletin nasıl güce esir edildiğinin önemli bir göstergesidir. Böyle bir duruşun rövanşı tabi ki sert ve adaletsiz olacaktır ve öyle de olmuştur. Siyasetin adalet ve liyakat üzerine değil, güç üzerine kurulduğu bir yapıda doğal olarak siyaset kendini yasladığı kitlelerin hizmetine sunacak ve iktidarını onlarla paylaşacak, diğerlerini ise ötekileştirecek, yok sayacaktı. Nitekim siyaset sadece cemaatçilik değil, bazen hemşericilik, bazen kabilecilik (Kürt, Türk, Laz vs.), bazen din ve mezhepçilik diyeceğimiz marjinallikler üzerinden devam edip gitmiştir. CHP’nin bile sık sık Alevilik, Bektaşilik kartına sarılmasının sebebi de budur.

          Siyasetin bu minval üzere yürüdüğü bir ortamda tarikatlar iktidara ortak olmak için imamelerinin ardında tesbîh taneleri gibi ipe dizilmiş, pazarlık sıralarını beklemekteydi. Siyaset bunu görmede gecikmedi. Onları siyasete bu kadar yaklaştıran sadece siyasetten alacakları nimetler değil, karşı tarafın din ve dindar vatandaşa olan düşman tavrı da önemli bir etkendi.. Yani tarikatların devlete girmesinin bir sebebi de kendi yurtlarında kendilerine reva görülen dışlanmışlıklardı. Dolayısıyla tarikatlar için siyasete girmek aynı zamanda “olmak ya da olmamak” arasında başka bir tercih sunulmamasının bir sonucuydu. Bunu FETÖ olaylarında net olarak gördük. Askeriyenin dindar vatandaşa yıllarca yapmış olduğu baskılar, yine aynı kesime devlet dairelerinde yapılan vebalı muamelesi, başörtüsü yasakları vs. gibi baskılar halkın bu harekete sempati ve destek göstermesine sebep olmuştu. Dolayısıyla sistemin bu yanlışları, tarikatları ister istemez bu düzeneğin içerisine çekmiştir. Kendini bundan azade etmeye çalışmanın kaybolup gitmek olduğunu herkes bilmekteydi. Çünkü mürit, diğer tarikatların önlenemeyen yükselişlerini görmekte ve kendilerinin onlardan nesinin eksik olduğunu sorgulamaktaydı. Madem “en salih olanlar” kendileriydi o halde devletin kurumlarını bu “salih insanlar” yönetmeli değil miydi? Adalet ve liyakat ilkesini tersyüz edecek fetva hazırdı. Sıra, şeyhin yapacağı pazarlıklara ve koparacağı ganimetlere gelmişti.

          Özetlemeye çalışırsak karşımıza şöyle bir manzara çıkmakta. Bir yanda bütün iradesini ve aklını şeyhinin eline vermiş bir kitle diğer tarafta böyle bir kitleyi kendi kontrolü altında tutmaya çalışan ve onlara verdikleri destek oranında devletin imkânlarını sunan siyaset anlayışı. Bu saydıklarımız bugünün değil, yüzyılların problemi. Sağlam temeller üzerine inşa edilmemiş bir din ve siyaset anlayışı, “dikkat edin şeytan sizi Allah’la aldatmasın” uyarısına rağmen sapmaya ve saptırılmaya devam edecektir. Çünkü tarikatlar öbür dünyayı ve bu dünyayı sahiplenmek için büyük fırsatlar yaratmaktadır. Mehdi, mesih, rüya, keramet gibi bir takım güçlerle tahkim edilen şeyhler, insanların bu idealleri ve emelleri için önemli açılımlar sağlamaktadır.

       Tüm bu imkân ve fırsatlara rağmen hala temiz kalabilmiş şeyh ve mürid varsa onların önlerinde saygıyla eğiliyorum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir