Kuran ve Şefaat

Kur’ân, apaçık bir Arapça formu ile indirilmiş ilahi bir hitabtır. Bu ilahi hitap, nüzul dönemindeki ilk muhataplarının konuştukları lisanı; onların günlük konuşmalarında kullandıkları kelime, deyim ve kavramları, bu kavramların tarihi arka planını dik­kate alarak kullanmış ve bu yolla onlarla iletişim kurmuştur. Kur’ân, bazı deyim ve kavramları, anlamları üzerinde hiçbir değişiklik yapmadan kullanmışken, bir kısım kelime ve terim­leri ise nüzul sürecinde anlam yelpazesinin içini kısmen ya da tamamen yenileyerek, kendisine has bir yapıya büründürerek, onu kendi düşünce ve inanç dünyasına katmıştır.

Elimizdeki mevcut kaynaklar şefaat teriminin, hem terim ve hem de kavram olarak Kur’ân öncesi ve nüzul dönemi bo­yunca muhatap kitle tarafından kullanıldığını ortaya koymak­tadır. Dolayısıyla Kur’ân’ın bu terimin oluşması ve kavramlaş­ması noktasında herhangi bir özel katkısından bahsetme im­kânına sahip değiliz. Gerek döneme ait şiirler ve lügatler ve gerekse Kur’ân’ın Mekke müşriklerinin ağzından naklettiği ifadeler, terime ilişkin var olan anlayışı tanımamızı mümkün kılmaktadır.

Şefaat teriminin türetildiği ş-f-‘a köküne sözlükler; tek, eşi olmayan anlamındaki vitr kelimesinin zıddı olarak, çift, eşi olan, tamamlayıcı ötekisi olan anlamını vermektedirler. Vitr kelimesinin zıddı olarak kullanımı, Fecr (89) suresinin 3. âye­tinden mülhem olabilir. Çünkü ilgili âyetlerde şefave vitre ye­min edilmekte, bu iki kelime birbirinin zıddı olarak kullanıl­maktadır. Birincisine yaratılmış tüm varlık, ikincisine de yara­tıcı olarak Allah, anlamı verilmiştir. Çünkü tüm varlıklar iki çift (zevceyn) olarak yaratılmışlardır. Yaratılmışların temel niteliği çift olmak olduğuna göre, yaratıcının niteliği de yarattıklarından ayrı olarak tek olmaktır. Ayrıca Vitr kelime­sinin tek anlamına geldiği ve Allah için kullanıldığını hadis kaynaklarından da öğrenmekteyiz. Şın-Fe-Ayn harflerinden türeyen tüm kelimeler her zaman iki ayrı şeyin birbirine yak­laşması/yakınlaşması anlamında odaklanmaktadır. Şef, aynı zamanda gözde meydana gelen bir görme kusurudur. Bu ku­sur sebebiyle kişi nesneleri.çift ve çatal görür. Karşısındaki nesneleri çift gören göze, eş-Şâfi’a denir. Yine, meme emen yavrusu varken, tekrar gebe kalan, böylece çift yavru sahibi ol­masından dolayı deveye veya koyuna da eş-Şâfi ismi verilir. Tek olan birisine diğer bir kişinin yaklaşması onun için yardım anlamına geldiği gibi, onun karşısındaki kişiler için de düşmanlık anlamını taşıyabilir. Bundan dolayı kelimenin yar­dım anlamından da söz edilmiştir. Bu bağlamda, birisi adına bir başkasından talepte bulunmak, tek olan kişinin yanında bulunmak suretiyle güç oluşturup, onun menfaatine diğerin­den bir şeyler istemek anlamında da kullanılmıştır ki, bizim üzerinde durduğumuz, aracılık anlamındaki şefaat anlayışına kapı aralayan anlam buradan çıkmaktadır. Ancak çoğunlukla kendisinin yanına gelinen kişi mertebe bakımından daha dü­şük, gelen kişi ise büyük olarak algılanır.

Şefaat kelimesi aracılık anlamında Kur’ân-ı Kerim’de kulla­nılmıştır:

“Kim güzel bir işe aracılık ederse (şefaat), onun da o işten bir payı olur. Kim kötü bir işe aracılık (şefaat) ederse, onun da o işten bir payı olur.”( Nisa 85 ) Burada kastedilen şefaat, her­hangi bir insanın bir başkası için hayır veya şer olan bir yola delalet etmesi, böylece diğerinin bu yola iktida etmesiyle, yo­lu gösterenin, gösterilenin çifti (şefi) olduğu tarzında yorum­lanmıştır.(El-Isfahânî, Ragib, Müfredat, 266; Fîrûzâbâdî, Besâir, III, 328- 329.)

Terim Anlamı Ve (Kavrama Dönüşmesi)

Tüm kullanımlarından hareketle şefaat teriminin nüzul dönemi muhatap kitle tarafından hem kelime ve hem de ken­di dünya görüşlerine paralel olarak kavramsal çerçevede bilin­diği ve kullanıldığını görmüş oluyoruz. Deve dili olarak da ta­nımlanan Arapça’da bu terim kullanılmaktadır. Meme emen yavrusu varken gebe kalan ve çift yavru sahibi olan deveye Şâfii isminin verilmesi, Şafii kelimesinin Kur’ân’ın nüzulünden önceki dönemde de bilinen ve kullanılan bir kelime olduğunu göstermektedir. Diğer yandan bu kelime, nüzul döneminde te­rim anlamıyla da kullanılmaktadır; Bunu, Kur’ân’ın onların ağzından naklettiği, onlar bizim şefaatçilerimizde (Yunus 18)âyetindeki kullanım ortaya koyduğu gibi, meşhur Garanik olayı münasebetiyle, Kabe’yi tavaf eden Mekkelilerin söyledikleri ri­vayet edilen şu sözler de bize aynı doğrultuda bir bilgi ver­mektedir: Lât hakkı için, Uzza hakkı için, Onlar yüce turnalar­dır. Onların şefaatlerine ümit bağlanabilir! Üçüncüleri Menat hakkı için!

Kavramın nüzul dönemi muhatapları tarafından oluşturul­muş ve kullanılmış olmasından hareketle şefaat, fayda temin eden bir istek doğrultusunda aracılık etmek, kişinin, gazap ve öfkesine uğramış olduğu zatın hoşnutluğuna ulaşmak niyetine dönük, aralarındaki dargınlığı ve yalnızlığı giderme çabası ola­rak tanımlanmıştır. Bir başka ifade ile şefaat, zararlı olanların giderilmesi, menfaatin celp edilmesinden ibarettir. Popüler an­layışta kavram olarak şefaat; şefaat eden kimsenin kendisine şefaat edilenin yanında ona bilmediği ve bilinmediği noktada delalet etmektedir ki, bu Allah’ın reddettiği bir husustur. Çünkü Al­lah’ın yaratıklarından hiçbir varlığın, onun nezdinde bir başka­sına delalet etmek suretiyle aracı olması mümkün değildir.

Şefaatin başka tanımları da yapılmıştır: Şefaat; “birini kur­tarmak, ya da birine yarar sağlamak maksadıyla bir büyüğün nezdinde aracı olmak” ya da “hakkında cezaya karar veril­miş olan birisinin suçunun göz ardı edilmesi hususunda talep­te bulunmak” demektir. Talebin dua anlamına geldiğinden hareketle, şefaatçinin, bir başkasının ihtiyacının giderilmesi için melike ilettiği söze de şefaat denmiştir.

Özellikle, şefaatin gerçekleşeceğini bir inanç umdesi olarak kabul eden anlayışa göre şefaat; bir başkasından, bir başkası için kesinleşmiş olan bir zararın giderilmesi ve bir hayrın ger­çekleştirilmesi için yalvaran bir dille talepde bulunmak de­mektir. Sözlük açısından bakıldığı zaman, şefaatiyle kurtarıcı durumunda olanın, başkasının hükümranlığından korkan ve kurtarılmayı isteyen kişiyi iyiden iyiye benimsemesi ve bağrı­na basması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Buna göre, bir şe­faatin gerçekleşmesi için, şefaat edenin, hakkında şefaat etliği kişiyi bütünüyle benimsemesi ön şarttır. Bundan dolayı da şe­faat edilenin, şefaatçisinin gönlünü kazanması gerekmektedir; ilgi ve alakasını, kurtarıcısı olarak gördüğü şefaatçisi kimse ona yöneltmek, onun gözüne girmek durumundadır. Bu kişi de onu, kahrından korktuğu ötekinin vermiş olduğu kararın­dan vazgeçirmek için yalvarma yoluyla kurtarmak için uğraş verecektir. Denebilir ki, öteden beri kitlelerin zihinlerinde kök salan şefaat anlayışı bu çerçeveye oturmaktadır.

Bir kavram olarak şefaat terimi, Kur’ân’ın kavramlaştırdığı bir terim değil, muhatap kitlenin zihninde zaten önceden var olan bir terimdir. Kendi dünya ve topyekûn varlık görüşü açısından büsbütün olumsuz bir an­lam taşıyan bu terimin anlam içeriğine Kur’ân’ın sahip çıkıp, kendine mal etmesi elbette düşünülemez. Kur’ân’ın, içeriği muhataplar tarafından önceden doldurulmuş ve zihinsel an­lamda tedavülde bulunan bu kavramı kullanması, hiç şüphe­siz onu benimsemek anlamında değil, reddetmek içindir. Do­layısıyla şefaat kelimesinin kavrama dönüşme sürecinde her­hangi bir katkısından bahsetmemiz söz konusu olmamakla birlikte Kur’ân’ın, özellikle şirk içeren bir Allah inancı çerçe­vesinde oluşturulan anlayışı yansıtan kavram olarak Mekke müşrikleri tarafından öteden beri kullanılan şefaat terimi ve taşıdığı anlamı, nüzul süreci boyunca reddetmek üzere bir se­yir takip ettiğinden söz edilebilir.

Bütünüyle Şefaat Düşüncesinin Reddedilmesi

Siz Ey imana ermiş olanlar! Pazarlığın, dostluğun ve şefaatin geçerli olmayacağı bir gün gelmeden önce size rızk olarak bağış­ladığımız şeylerden (bizim yolumuzda) harcayın. Ve bilin ki ha­kikati inkâr edenler zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara 254)

Bu âyet iman edenlere -insanların dünya­da sıkıntılı anlarında kurtulmalarını sağlayan birçok çıkış noktası arasından en önemlileri olarak bilinen- malın fidye olarak verilmesi, dostluk ilişkisi, itibar sahibi birisinin iltimas ve tezkiyesiyle ve nihayet bir gücün yardımıyla kurtulma gibi tüm kurtuluş yollarının ortadan kaldırıldığını açıklamakta­dır.

Sonuç olarak öncelikle belirtelim ki, Kur’ân’ın reddettiği şefaatin geçerli olduğu iddia edilen alan, dünya hayatına dair olduğu düşünülebildiği gibi, asıl ve üzerinde durulması gere­ken ahiret hayatıdır. Çünkü bütün Kur’ânî ima ve işaretler he­men bütünüyle ahiret hayatını göstermektedirler. Söz ahiret hayatı çerçevesinde dönüp dolaşmakatdır. Kaldı ki şefaat ko­nusu tarihsel olarak Mekke müşriklerinde belirgin olmakla beraber, onlardan önce de sonra da, diğer din ve mezhep salikleri tarafından da belirli düzeylerde kabul edilen bir inanç olarak karşımıza çıkmaktadır. Kabul etmek gerekir ki, özellik­le ahirette şefaatin geçerliliğine yönelik inanç, nasıl bir Allah inancına sahip olunduğuyla doğrudan ilişkilidir. İnsan şekilci bir Allah tasavvurunun egemen olduğu hemen her yerde, yarı tanrılara, aracı kurum ve şahıslara ihtiyaç duyulmuştur.

Bu türden bir inancın hâkim olduğu ortamda nazil olan Kur’ân’ın -insanlığa sunduğu ve özünü Tevhid inancının oluş­turduğu mesajlarıyla çatışan bu inancın ortadan kaldırılması doğrultusunda- ilgili âyetlerinin kendi içerisinde bir seyir ta­kip ettikleri görülmektedir. Sürecin başlangıcında biraz da kendi içerisinde istihzai bir eda barındıran bir tarzda, şefaatçi­lerin fayda vermediği, elçilerin hayata ve sonrasına dair söyle­diklerinin gerçek olduğunun ortaya çıktığı ahiret hayatında, şefaatçi olarak düşünülen yan tanrıların ortalıkta gözükme­dikleri, çünkü bunun bir iftira olduğu vurgulanmıştır. Süreç, bizzat şefaatçi bekleyenlerin gelecekte söyleyecekleri ifadeler­le gerçekte böyle bir şeyin olmadığını, candan bir dost ve ka­yırıcının bulunmadığını vurgularken dikkat çekicidir. Konu, Allah’ın bilgisi ve bu bilginin kuşatıcılığı çerçevesinde yoğun­laşır. Bir bakıma şefaatin neden reddedilmesi gerektiği, “De ki, göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber vere­bileceğinizi sanıyorsunuz,(Yunus 18)”ifadesiyle ortaya konulmak­tadır. Çünkü şefaat, bir bakıma Allah’a bilmediği ve farkında olmadığı bir hususu, O’nun herhangi bir yanlışlık ve haksızlık yapmasına engel olmak için haber vermek demektir.

Bu arada Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkan mü’minlerin daha çok takvaya erişmelerini temin etmek için, Allah’ın berisinde geçerli olabilecek veli ve şefaatçinin olmadı­ğı gerçeğini iyice hazmetmelerini sağlamak amacıyla Kur’ân’la Peygamber tarafından uyarılmaları (bkz. Enam 51) gerçekten konunun anlaşılması bakımından dikkate değer bir husustur. Diğer yandan şefaat teriminin sözlük anlamında bulunan çift anlayı­şını adeta yıkarcasına, ahiret hayatına ulaşmanın görüntüsü olarak, insanın ilk yaratılışındaki gibi, tek başına olacağına yö­nelik uyarı da (Enam 94) kayda değer bir husustur. Şefaat anlayı­şı, Allah’ın ısrarla kişinin bizzat kendi amel ve imanına yönelik vurgularını gözardı ederek, O’nun dinini adeta oyun ve eğ­lence haline getirmek gibi bir sonuca da götürebilir. (Enam 70)Çünkü ilahi dinde, her bir fert kendi kader-amel torbasını kendi omzunda taşır (İsra 13) kendi cennet veya cehennemini bizzat kendisi kazanır. (Bakara 286) Kimse kimsenin yükünü taşı­yamaz.(Fatır 18)

Süreç daha ileri bir boyut kazanarak, delaletleri daha kesin olan ifadelerle, ahiret günü, hiçbir şefaatçinin olmayacağı, fid­ye vermek, yardımlaşma ve her türlü pazarlık gibi bu dünya ölçeğinde bilinen ve uygulanan beşeri tüm ilişkilerin ortadan kalktığı bir gün olarak tanımlanmakta, hitap iman edenlere tevcih edilerek böyle bir gün gelmeden önce yapılması gere­kenlerin bir an evvel yapılması teşvik edilmektedir.

Şefaat ve İzin

“Gerçek şu ki, sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evreden ya­ratan, sonra da kudret ve egemenlik makamına geçip varlığı yö­neten Allah’tır. Onun izni olmadıkça, araya girip kayıracak kim­se yoktur. İşte böyledir sizin Rabbiniz: öyleyse yalnızca ona kul­luk edin: artık bunu iyice aklınızda tutmayacak mısınız?”

“Allah’tır gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunan herşeyi al­tı evrede yaratan ve sonra Kudret ve Hakimiyet tahtı’na oturan. Onun berisinde sizin için ne bir dost ne de bir şefaatçiniz vardır. Hala düşünüp ders almaz mısınız?

Şefaat teriminin Kur’ân tarafından reddedilen bir kavrama dönüşme sürecinde yukarıya aldığımız Yunus (10) 3 ve Secde (32) 4 âyetleri, dikkate değer bir özellik taşımaktadır. Her iki âyette de Allah’ın yaratıcılığına vurgu yapılarak, Arşa istiva eden (Tüm yaratılmışlara egemen olan) ve varlığı yöne­ten Rabb tanımlanmasına paralel olarak; O’nun berisinde her­hangi bir şefaatçi ve dostun olmadığının ifade edilmesi, ispat­tan daha çok nefyin hedeflendiğini göstermektedir. Bir başka deyişle, her iki âyetin sonundaki ortak ifadeler olan; “hala düşünüp ders almayacak mısınız?” şeklindeki zeyil bölümleri de­ğerlendirme dışı tutulacak olursa, yukarıdaki âyetleri iki ana bölümde değerlendirmek mümkündür. Birincisi; tanımlama sadedinde Allah’ın Kendi Zâtını, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yaratmasından sonra arşa istiva eden ola­rak belirlenmesidir. İkincisi ise; bu niteliklere sahip olan Birinin yanında şefaatçinin, velinin asla yer alamayacağının mutlak bir hüküm olarak tespitidir. Bu iki temel ifadenin so­nucu olarak da; “gerçek Rabb bu özellikte bir Allah olduğuna göre, yalnızca O’na ibadet edilmeli” yargısı öne çıkmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında âyetlerde esas vurgu, sonuç bölü­münde yer alan, “Allah’ın ibadet edilmesi gereken yegâne Rabb” olduğu gerçeğine yapılmaktadır. Başka hiçbir varlığa değil, sadece Allah’a ibadet edilebilmesi için de, O’nun berisin­de düşünülen her türden şefaatçi ve velinin gerçekte olmadı­ğının kabul edilmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu türden bir anlayış, Allah’ın yegâne Rabb olarak tanınması­nı engellemektedir.

Kelime-i Tevhidde yer aldığı üzere, nefiy olmadan ispatın gerçekleşmeyeceği açıktır. İşte bu türden yan ilahların reddedilmesi ise, temelde yaratıcı olarak kabul edildiği ifade edilen Al­lah’ın, bu yaratıcı niteliğinin daha bir derinden düşünülmesi ve bilhassa Arşı istiva etmesiyle, bir başkasının doldurabileceği bir boşluğun olmadığının dikkate alınmasıyla mümkün olmaktadır.

Bir başka açıdan, Yunus suresi 3. âyetinde izne bağlı şefaat konusunun açılması, bunun olacağı ve Kur’ân’ın buna onay verdiği anlamına hiç gelmez. Aksine, tüm işleri tedbir eden Al­lah olduğuna ve hiçbir şey O’nun tedbirinin dışına çıkamaya­cağına göre, o zaman müşriklerin, meleklerle ilgili düşündük­leri şefaat ve benzeri her türlü varsayım devre dışı kalmakta­dır. Çünkü tedbir, herhangi bir işin en uygun bir şekilde ye­rine gelmesi için, -o işi kendisi yapan unsurların dışındakile­rin devre dışı kalacağı bir tarzda- önünü, arkasını, sağını, so­lunu gözeterek takdir ve idare etmek demektir. Buna göre, tüm işleri bu denli ciddiyet ve liyakatle yerine getiren Allah için, yardımcı ve şefaatçi düşünülebilir mi? Nitekim Süleyman Ateş de, Yunus suresinin 3. âyetiyle ilgili genel yorumlan nak­lettikten sonra; “Esasen âyet, insanların anlayış ölçüsüne gö­re Allah’ın, mülkünde ortağı olmayan, buyruğunu istediği gi­bi yürüten mutlak bir hükümdar olduğunu anlatmaktadır. Öyle bir hükümdar ki, kendisi izin vermedikçe huzurunda hiç kimse konuşmaya, aracılık, iltimas yapmaya kalkışamaz” demektedir. (Ateş, Çağdaş Tefsir, IV, 202. )

Bu bölümde tetkik edilmesi gereken önemli bir husus da, çerçevesi çizilerek, reddedilen şefaat ve veli anlayışının neye tekabül ettiği, bahis konusu edilen şefaatin hangi türden bir anlayışı temsil ettiğidir. Ayrıca Yunus suresinin 3. âyetinde vurgu yapılan izne bağlı istisnanın bu çerçevede ne anlama gel­diği de, daha sonra bu türden istisnaların anlaşılmasında önemli bir açılım sağlayacaktır.

Hemen ifade edelim ki, Allah’ın yaratıcılığına yoğun vur­gunun yapıldığı ve bu bağlamda, şefaatçi ve velinin olmadığı, yine genel bir üslup olarak birçok yerde olduğu gibi burada da izne bağlı istisnanın yapılmış olması karşısında müfessirlerin ortaya koyduğu görüşleri iki genel kategoride değerlen­dirmek mümkündür. Birincisi; Allah’ın yaratıcı kudretinin ortaya konulduğu bu noktada, bilinen anlamıyla kendisine aracı ve yardımcı olabilecek hiçbir varlığın söz konusu ola­madığı şeklindeki görüştür. Ancak, kıyamet günü çerçevesin­de düşünülen bir uygulama olarak şefaatin, Allah’ın gökleri ve yeri yaratıp, arşı istiva etmesi bağlamında bahis konusu edilmesinin ne anlam geldiği de burada üzerinde durulan ve sorgulanan bir husustur. İkincisi ise Ebu Müslim el-İsfahanî’nin, doğrudan kelimenin sözlük anlamından hareketle ile­ri sürdüğü görüştür. Buna göre, şefaat terimi, tek anlamına gelen vitr kelimesinin karşıtı olarak çift, ikinci manasına gel­mektedir. O takdirde âyet, “Allah gökleri ve yeri bizzat kendi­si yaratmıştır. Bu hususta kendisine yardımcı bir ikinci kişi ol­mamıştır. Sonrada melekleri, cinleri ve diğer beşer camiasını ya­ratmıştır” manasındadır. Bu çerçeve de ancak izninden sonra bölümü ise, varlık dünyasına gelen hiçbir varlığın, Allah’ın kendisi için hün-ol emri gerçekleşmeksizin varolmadığını, va­rolanların ancak Allah’ın bu emrinden sonra meydana geldik­lerini ifade etmektedir.

Birinci görüşe göre, şefaat terimi kavramlaşan anlamıyla kullanılmıştır. Ancak kavram bütünüyle kıyamet günü çerçe­vesinde şekillendiğinden, ilgili âyetlerde bağlam ilişkisinin kurulması yorum farklılığına sebep olmuştur. îlk dönem rnüfessirlerinden Zeccâc (ö.311), bahis konusu âyetten önce şefa­atçilerle ilgili herhangi bir işaret geçmemiş olduğunu hatırlat­makla beraber, konuya ilk muhatap açısından yaklaşarak, Mekke müşriklerinin kendi putlarıyla ilgili olarak, bunlar bi­zim Allah katında şefaatçilerimizde sözlerinden hareketle söz konusu şefaatçinin, kıyamet gününde varlığından bahsedilen türden olduğunu ifade eder. Ayrıca Zeccâc, Yunus suresinin 2. âyetinde söz konusu olan; içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaşırarak, kâfirlerin bu düpedüz bir büyüdür sözleriyle dile ge­tirilen şaşkınlığın, surenin 4. âyetinde yer alan “Hepinizin dö­nüşü Allah’adır” âyetinin delaletiyle öldükten sonraki diriliş ve hesaba dair olduğunu, dolayısıyla şefaat kavramının bu bağ­lamda uhrevi düzlemde anlaşılması gerektiğini söyler. Hatta Zeccâc’a göre; Allah’ın, gökleri ve yeri altı günden yarat­ışından bahisle, kudret ve kuvvetine yaptığı vurgu, öldükten sonra da yeniden dirilişe ne kadar muktedir olduğunu ortaya koymak içindir.

Diğer bir yaklaşıma göre, âyette iki boyutluluk söz konu­sudur. Göklerin, yerin ve ikisi arasında varolanları yaratan ve sonra arşı istiva eden Allah nitelemesi, O’nun bütün bir varlık dünyasında yegâne ve tek bir ilah olduğunu, dolayısıyla tüm tasarruf ve fiillerinde müstakil olduğunu, şeriki ve müdahili olmadığını ortaya koymaktadır. Böyle olunca, O’nun bu yet­kinliğinin dünyevî boyutunu, yüdebbiru’l-emra/varlığı yöneti­yor ifadesiyle, O’nun izni olmadıkça, araya girip kayıracak kim­se yoktur cümlesiyle de uhrevî boyutunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla burada söz konusu olan şefaat, Mekke müşrikleri­nin ahiret hayatı çerçevesinde düşündükleri uygulamayı kav­ramsal bazda ifade etmektedir.

Bir başka yoruma göre ise terim, yine kavramsal çerçevede ve bütünüyle dünya hayatına ilişkindir ve şu anlama gelmek­tedir: Allah varlık dünyasını insanların maslahatlarına en gü­zel şekilde cevap verecek bir nitelikte yaratmıştır. İnsan ve di­ğer tüm canlıların muhtaç oldukları herşeyi yeterince yarat­mıştır, Allah bu yaratıcılığında ve vericiliğinde de hiçbir orta­ğa ve aracıya ihtiyaç duymamıştır ve böyle bir şey de olmaya­caktır. (Razi, Tefsir, XVII,15.)

Şefaat kavramının tanımına bağlı olarak bunun her iki var­lık düzleminde de düşünülebileceğini ifade eden Hamdi Yazır’a göre dünyadaki şefaat, Onun işine karışacak, emr-ü ted­birine müdahale edecek bir şerik-i nazırın olmaması olarak tammlanabilir. Yine Yazır’a göre, Onun izninden sonra ifadesiyle, şefaat ahiret açısından da düşünülebilir. O takdirde de izin, bütünüyle Allah’ın hikmet-i rahmetine bağlıdır. Buna göre izin; şefaatçinin, doğru ve hak olanı ifadeden başka bir şey söylemeyen, şefaat edilenin ise, şefaate layık olanlardan olma­sı gerekliliğini ifade eder ki, bunun ilk şartı imandır.

Yazır’ınkine benzer bir açıklamaya yer veren Reşid Rıza, şefaat teriminin her iki âlem için de kullanılabileceğini ifade ederek sözlerini şöyle sürdürür:

“Mekke müşrikleri ve onların körü körüne izlerini takip ettikleri kitap ehlinin, Allah’ın ya­kınları ve dostları olduklarına inandıkları melekler ve diğer mabutlarının kendileri için bu dünyada zararları gidermek ve fayda temin etmek şeklinde, bu gruplardan ahiret hayatına inananların ise, her halükarda orada kendilerine aracılık yapa­cakları şeklinde bir inancı ifade etmektedir.”

Arşı istiva eden hükümdar benzetmesi, Kur’an’ın ilk muha­taplarının zihinlerindeki “hükümdar” mefhumuna vurgu ya­parken, bu hükümdarlığın onların bildikleri dünyevi ölçekli hükümdarlıktan çok farklı olduğunu açıklamak içins kullanı­labilecek belki de en önemli argüman olarak, dikkatleri bir noktaya çekmektedir. Bu nokta; Allah katında şefaatçilerin ve yardımcı güçlerin asla sözlerinin geçmediği ve hiçbir zaman geçmeyeceği gerçeğidir. Eğer bu açıdan bakacak olursak, bu­rada şefaat, hem dünya hem de ahireti içine alacak şekilde bir bütün olarak kavramlaşmıştır. Kavrama dönüşmüş bu haliyle, her ne şekilde olursa olsun Allah insan ilişkilerinde, şefaat di­ye bir şeyin geçerli olmadığının bu ayetlerle kesin bir biçimde vurgulandığını söyleyebiliriz.

“Yine de, bazıları kalkıp: “Rahman kendine bir çocuk edinmiş­tir” diyor. O yüceler yücesi (ölümlülere özgü bu tür eksiklikler­den) mutlak anlamda uzaktır! Hayır, (Allah’ın soyundan gel­miş gözüyle baktıkları o kimseler) yalnızca Allah’ın seçkin kul­larıdır. Söz konusu kimseler, O kendileriyle konuşmadan asla konuşmaklar. Ve ancak O’nun buyruğuyla edip eylerler. O, onla­rın gözünün önünde olanları da bilir, onlardan gizli tutulan şey­leri de bilir; bunun içindir ki, onlar, O’nun zaten hoşnut olduğu İnsanların dışında kimsece yan çıkıp kayiramazlar; çünkü her­kesten önce onların kendileri O’nun korkusuyla titrerler.” Enbiya: 21/26-28

Şefaat fikrinin geçtiği diğer kontekslerde oldu gibi burada da, Tevhid düşüncesinin yoğunlukla işlendiği bir bağlamda melekler ve şefaat bahsine yer verilmiştir. Bilhassa Allah’ın ye­gâne ilah olduğu ve kulluğun sadece O’na yapılması gerektiği vurgusu hâkim bir tema olarak ortaya çıkmakta ve O’nun yanındakilerinin durumuna dair bilhassa Mekke müşriklerinin zihinlerinde yer alan vehimleri çok kesin ifadelerle izale edil­mektedir: “Göklerde ve yerde var olan herşey O’nundur; O’nun yanında yer alanlar O’na kulluk etmekte asla ne kibre kapılırlar ne de usanç duyarlar. Gece gündüz bıkmadan yorulmadan Onun sınırsın kudret ve yüceliğini anıp dururlar.” (Enbiya 19-20)

“Oysa biz senden önce de peygamberleri yalnızca, “Benden başka tanrı yok, öyleyse yalnızca bana kulluk edin!” diye vahyederek gönderdik.”(Enbiya 25) Bu noktada üzerinde durulması gereken önemli bir husus da şudur: Meleklerin ancak Allah’ın razı olduklarına şefaat edebilecekleri istisnası, bu durumun gerçekten böyle olacağı­na delalet etmez. Çünkü bu ifadeler, meleklerin fonksiyonel olarak şefaat edeceklerini ortaya koymak maksadıyla değil, melekleri Allah’ın kızları olarak gören ve onlara kendilerine şefaat edecekleri ümidiyle sembollerini yaparak kulluk eden Mekke müşriklerinin bu doğrultudaki inançlarının geçersizliğini ilan etmek hedefine matuftur.Melek ve şefaat bağlantısı mü’minlerle ilgili olarak değil, müşrikler bağlamında söz ko­nusu olmaktadır. Bu nokta son derece önemlidir. Melekleri Allah’ın kızları olarak düşünüp, çok yükseklerde olduğundan kendisine ulaşılamayan Allah’a her halükarda yakın olan bu varlıkların yakınlıklarından istifade etmek üzere -dünyadaki uygulamalardan hareketle- uzak olan bu Yüce Yaratıcıya ara­cılıkları sebebiyle meleklerin sembolü olarak putlar yapıp ta­panların mü’minler değil, Mekke müşrikleri olduğu bilinmek­tedir. ( bkz. Zümer 3)

İşte şefaat ve melek ilişkisi böyle bir bağlamda di­le getirilmektedir. Bundan dolayı ilgili âyetlerde öne çıkarılan husus meleklerin şefaat edecekleri ve bunun kimler için geçerli meseleleri olduğu değil, yarı ilah edinilen bu melek­lerin -diğer tüm yaratıklarda olduğu gibi- en temel niteliğinin, bir kul olarak Allah’ın emrini yerine getirmek, O’na rağmen asla herhangi bir söz söylememek ve O’na olan saygılarından dolayı çekingen davranmaktır. Kural olarak onlardan birisi bilfarz ilahlık anlamına gelen varlık dünyası üzerinde tasar­ruflarda bulunmaya kalkışsa, onun bu davranışının karşılığı, cehennem ile cezalandırılmaktır. Böyle olunca bu pasajlar, meleklerin neler yapıp, neler yapamayacaklarının ortaya ko­nulmasından daha çok, mutlak tasarruf sahibi olarak Allah’ın ilah oluşu noktasında yegâne olduğunu ortaya koymaktadır.

Yukarıda da değinildiği gibi müşrikler, melekleri iki sebep­ten tanrı olarak kabul ediyorlardı. Birincisi, melekler onların gözünde Allah’ın evlatları gibiydiler, ikincisi, onlara tapmak suretiyle, onları Allah katında kendileri için şefaat edecek var­lıklar haline getirmek istiyorlardı. Ancak bunun, tüm Mek­ke müşriklerinin ortak bir inancı olmadığı, meleklerin Al­lah’ın kızları olduğunu söyleyen ve cinlerle Allah arasında ne­sep bağı kuranların özellikle Huzaa kabilesinden, Kureyş ka­bilesinden ve diğer Arap kabilelerinden sınırlı düzeyde bir kı­sım insanlar olduğu unutulmamalıdır.

Burada, Mekke müşriklerinin, şefaatlerini umdukları meleklerin bilgi konusunun gündeme getirilmesi dikkat çekici­dir. Çünkü şâfii durumunda olan meleklerin, şefaat edecekle­ri insanları çok iyi bilmeleri gerekir ki onları, kendilerinden daha az bilenin huzurunda savunabilsinler. Hâlbuki Allah’ın değerli kulları olarak melekler de, bilgi açısından sınırlılığa mahkûm durumdadırlar. Bu açıdan bakıldığında, şefaatçi edi­nilen kutsal varlıkların kendileri muhtaçken, yani bilgi bakı­mından noksanken başkalarına nasıl yardım ve aracılık edebi­lirler? Bu durum özellikle “Allah, onların önlerinde ve arkala­rında olanı bilir” ifadesiyle ortaya konmuştur. Meleklerle ilgi­li bu hususa, insanlar arasından seçilen peygamberler de gün­deme getirilerek aynı ifade kalıplarıyla Hacc (22) suresi 75 ve 76. âyetlerinde temas edilmektedir.

Bahis konusu yaptığımız âyetlerde dikkati çeken hususlar­dan birisi de şudur: Bir yandan melekleri Allah’ın yakınında görerek onlardan şefaat bekleyen müşriklerin bu inançlarının geçersizliği, meleklerin niteliklerinin ortaya konulması sure­tiyle beyan edilirken diğer yandan ahiretteki kurtuluşa dair geçerli ilke hatırlatılmış olmaktadır. Bu ilke, Allah’ın razı ol­masıdır. Allah’ın rızası ise, âyette belirsiz bırakılmamış, bunun şirke bulaşmamış bir Tevhid inancı olduğu bildirilmiştir(Tabatabâî, Mîzan, XIV, 278.)

Çünkü Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmeyeceğini, onun dışındaki günahlardan dilediğini affedeceğini açıklamış­tır. (Nisa 48- 116)

Sonuç olarak müfessirler, şefaatle ilgili âyetleri yorumlar­ken, sanki böyle bir konu bilinmiyormuş da Allah insanlara ilk defa muttali olacakları bir gerçeği haber veriyormuş gibi davranmaktadırlar. Dolayısıyla şefaatin bahis konusu olduğu âyetlerden, onun adeta ahiret hayatının vazgeçilmez bir unsu­ru olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Hâlbuki nüzul dönemin­de yaşayan Kur’ân’ın ilk muhatapları bu hususu biliyorlardı ve hatta şefaat, şirk düşüncesinin en temel argümanlarından birisi idi. Kur’ân, takip ettiği süreçle ve kullandığı üslubla, bu dü­şünceyi doğrudan ve bir defada değil; mantıkî ve tutarlı argümanlarıyla gerekçelendirerek bir seyir halinde ortadan kaldır­maktadır. Bir başka ifade ile, vahiy dili salt radikal bir söylem olarak şefaat yoktur diyerek kestirip atmıyor, ancak bu inan­cın sahiplerine bu türden bir düşüncenin yanlışlığını öylesine bir üslup ve tarz ile ortaya koyuyor ki, muhatabım başka bir söze ihtiyaç duymadan, doğrudan bu düşüncenin ilkelliğini itiraf etmek zorunda bırakıyor.

Öncelikle belirtelim ki, şefaat konusunun izne bağlı istisna ifadelerinin kullanımıyla birlikte dile getirildiği âyetlerin top­lam sayısı yedidir. Bunlardan beş tanesi şafilerle (şefaat ede­ceklerle), diğer ikisi de meşfû’larla (şefaat edilecek olan) ilgi­lidir. Ancak toplam yedi olan bu âyetlerin bütünü mü’minler bağlamında değil, Allah’ın berisinde yarı ilah edinen, böylece sahih Allah inancına sahip olmayan mücrim ve müşrikler bağ­lanımdadır. Bilhassa şâfii durumunda bulunan ve şefaatleri, izne bağlı istisna ifadeleri çerçevesinde konu edinilen varlıkla­rın, müşriklerin edindikleri yarı ilahlar olduğu dikkati çek­mektedir. Dolayısıyla şefaat konusu, gündeme gelmesi açısın­dan mü’minlerle değil, müşriklerle ilgilidir. Elbette bu âyetle­rin mü’minlere hitap etmediğini iddia ediyor değiliz. Söyle­mek istediğimiz, ilgili âyetlerin, mü’minlere şefaat edileceğini değil, müşriklerin Kur’ân öncesi inandıkları ve bekledikleri şefaatin asla olmayacağını ortaya koyduğudur.Diğer bir ifa­deyle izne bağlı istisna ile anlatılmak istenen, fayda veren ve­ya vermeyen şefaat türlerini tayin etmek değil, Allah’a rağmen şefaat diye bir aracı kurum oluşturarak ahirette kurtulacakla­rını zanneden kişilerin, nasıl da hüsrana uğrayacaklarının tekitli bir şekilde vurgulanmasıdır.

Burada altı çizilmesi gereken bir başka husus ise şudur:

İz­ne bağlı istisnalarla şefaatçiler arasında kendilerinden açıkça söz edilenler, sadece meleklerdir. Elbette kendilerinden şefaat beklenen belki daha başka varlıklar da vardır. Ancak ilgili âyetler bunları beyan etmemektedir. Bunlar arasından sadece meleklerden söz edilmiştir. Bu durum, nüzul dönemi müşrik muhatapların inanç dünyaları sebebiyledir. Aynı zamanda böyle bir söz ediş, meleklerin şefaat edeceklerine yönelik de­ğil, böyle bir yetki ve etkilerinin olmadığından dolayı bu tür­den muhayyel inançların ötesinde varhklar olduklarını tasrih etmek amacını taşımaktadır.

Bu noktada genel bir değerlendirme çerçevesinde Süley­man Ateş’in bazı tespitlerini buraya aktarmak faydalı olacak­tır:

“Kur’ân-ı Kerim, şefaat izninin kime verileceğini bildirme­miş ve meleklerin şefaatine bel bağlayan müşrikleri, peygam­berlerinin ve din adamlarının şefaatine bel bağlayan Kitap eh­lini kınamış iken, Peygamber (s.a.v) nasıl olur da kendisinin, Allah’ın razı olmadığı günahkârlara şefaat edeceğini söyler? Allah, Kitabında, huzurunda kimin şefaat edeceğini bildirme­miş, doğru dinden ayrılıp ancak birtakım bidat, hayal ve hura­felerle uğraşıp da kendilerine şefaat edileceğini söyleyenleri şiddetle kınamış, kendi huzurunda hiç kimsenin şefaate, hat­ta konuşmaya cesaret edemeyeceğini, ancak izniyle konuşanın da sadece doğruyu söyleyeceğini; yalancıları affettirmeye ça­lışmayacağını bildirmiştir. Kaldı ki, Kur’ân-ı Kerim’de bildirilen şefaate cesaret edemeyecekler ve Allah’ın razı olduk­larından başkasına şefaat etmeyecekler insanlar değil, melek­lerdir, insanların şefaatinden Kur’an’da hiç söz edilmemiştir. Melekler dahi Allah’ın memnun olmadığı kimseye şefaat ede­meyeceğine göre insanlar hiç edemezler.”Ateş, Süleyman, Çağdaş Tefsir, I, 159.

Ne var ki bunları söyleyen Ateş, tefsirinin bir başka yerin­de daha önceki söylediklerini unutmuş görünerek, onlara bü­tünüyle aykırı olarak şunları da söylemiştir: “ Allah kimlere izin verirse ancak onlar şefaat edebilirler. Allah, ancak seçkin kullarına, peygamberlerine ve velilerine şefaat izni verecektir. Çünkü onlar Allah’ın seçkin kullarıdır.” (Ateş, Süleyman, Çağdaş Tefsir, 1, 450.)

Bu durum, geçmiş birçok müfessir gibi günümüz müfessirlerinin de olayları, kavram ve konuları her zaman bütüncül düşenemediklerinin ve bu tür önemli konularda kafalarındaki düşüncelerin net ol­madığının örneklerinden birisini teşkil etmektedir.

Ateş’in son ifadelerinden sonra şunu bir defa daha vurgu­lamak bir zorunluluk olmuştur: Kur’ân’da, şefaatin gerçekleş­tiğine dair hiçbir pasaj yoktur. Tam aksine, izin kavramıy­la ve bu kavrama açıklık getiren Allah’ın bilgisi, hükümranlı­ğı, ahlakı ve ilkelüiği gibi hususlardan hareketle, şefaat düşün­cesinin reddedildiği sonucuna ulaşılmıştır.

C. Kur’ân’da Bir İfade Tarzı Olarak: İstisna

Burada konu edinilen veya edinilmeyen tüm hususlarda meşîet-i ilahinin sürekli gündemde tutulmasının, öteden beri Allah-insan ilişkilerinin anlaşılması noktasında hep problem oluşturduğu bilinmektedir. İnsanın kaderi, özgürlüğü, sorum­luluğu gibi birçok hayati mesele bu bağlamda tartışılmıştır. Özellikle aşırı tenzih düşüncesine kapılan yaklaşımlarla, Al­lah’ı kurtarma adına, pratik hayatta insanın adeta devre dışı bırakıldığı ve kurban edildiği birçok tez uygulama alanı bul­muştur.

Burada konumuzla ilgili sorun, ahiret hayatında da Al­lah’ın keyfe mâ yeşâ (canı nasıl istiyorsa öyle) davranacağı ve bu durumun her halükarda belirsizlikleri ve ani sürprizleri de beraberinde getireceğine dair yaygın anlayıştır. Çünkü Allah her şeye kadirdir. Bu doğrudur. An­cak Allah’ın herşeye güç yetirmesi, ilkesiz olarak davranacağı anlamı taşır mı? Şüphesiz Allah’ın herşeye kadir oluşu, her şe­ye çokça güç yetiren anlamına gelmektedir. Ancak bu kelime­nin bu ikinci anlamının yanında, birinci derecede ve bütünüy­le Kur’anî kullanımda öne çıkarılan bir başka anlamı daha var ki bu anlam, hayatı daha bir anlamlı ve yaşanılır kılma imkâ­nı vermektedir. Buna göre Allah’ın herşeye kadîr olması, tak­dir eden, kaderini çizen, ölçüsünü belirleyen, yerini ve zamanını tayin eden, güç ve kuvvet yetiren, gelişim çizgisini belirleyen, oluşumunu tayin ve takdir eden, sınırlaman ve tahdit eden, kıymet ve değer koyan anlamlarına gelmektedir. Bütün çağrışımla­rıyla kaderin, “ölçü” anlamına geldiğini Kur’ân; “Allah her bir şey için bir ölçü (kader) koymuştur”

âyetiyle ( Talak 3) ifade et­mektedir. Fakat bu kavram, tarihin bilinen dönemlerinde ce­reyan eden siyasi çekişmeler ve bu çekişmelerin akaidleşme sürecinde asıl mecrasından saptırılarak, katı bir fanatizmin aracı haline getirilince, bir bakıma gerek dünyaya ve gerekse ahiret hayatına dair bilumum olup-biten hadisenin sorumlusu olarak Allah gösterilmiş ve insanın yapıp etmeleri ört-bas edil­miştir. Bu durumda insanın karşısına her istediğini istediği şe­kilde yapan ve fiillerinde hiçbir kural tanımayan bir Tanrı çık­makta ve böyle bir durumda yapılacak şeyin ise; katında O’nunla ilişkileri iyi olan, O’nun tarafından sevilen ve kendi­sine hemen ulaşılabilecek birisine yönelmek, böylece de, onun tavassutu ile kurtuluşa ermek olduğu kanaati gittikçe keskin bir inanca dönüşmüştür.

Hâlbuki Kur’ân, bu tür düşüncelerin hâkim olduğu bir top­luma, Tevhid düşüncesini kazandırmak, yeryüzünün de gök­yüzünün de ilahının aynı olduğunu vurgulamak için ( bkz. Zuhruf 84-85)gelmiş­tir.

İlahi irade hürriyeti olarak da adlandırılan bu durum gerçekte, belirli ölçüler dâhilinde var ettiği ve onu degişmez yasası olarak bildiğimiz kanuniyete rağmen Allah’ın, dilediğini yapıp yapamayacığını değil, kurduğu nizamı büyük bir kararlılıkla devam ettirdiğini ortaya koymaktadır.

Burada bir başka hususun da gözden kaçırılmaması gerek­mektedir: Acaba, Allah’ın insan ve toplumlarla ilişki biçimi dünya ve ahirette aynı ilkeler ve uygulama tarzına göre mi, yoksa farklı tarzlarda mı gerçekleşecektir? Bir bakıma, gökle­rin ve yerin yegâne ilahı olarak kendisini deklere eden Allah, uluhiyyetini dünyada insan ve toplumlarla bir şekilde, ahiret­te de bir başka şekilde mi tezahür ettirecektir? Eğer biz Al­lah’ın dünyadaki uygulamalarına bakarak ahiret hakkında bir kanaate ulaşacak olursak, o takdirde O’nun iradesine rağmen bir şeyin olamayacağını görmekteyiz. Özellikle bu dünyada her türlü aracılık düşüncesini kesin çizgilerle reddeden Allah’ın kendisini yegâne hâkim sıfatıyla tanıttığı ve bu şekilde davrandığı ahiret hayatında aracının kabul edilmesi nasıl düşünülebilir? Bir başka açıdan bakıldı­ğında Peygamberlerin, Allah’ın ve ahiret hayatının gayb olarak kaldığı bu dünyada, insanların affedilmeleri için yaptıkları dua ve isteğin yerine getirilmediğini gördüğümüze göre,(bkz.Tevbe: 9/80; Hud: 11/46; Tevbe: 9/114; Mümtehine: 60/4)

ahirette bu türden taleplerin olabileceği ve olsa bile olumlu cevap alabilecekleri nasıl iddia edilebilir? Ahirette şefaatin olacağı düşüncesinin ortaya çıkmasını sağlayan en temel faktör, gaybî olan bir âlemi, tanık olduğu­muz şehadet âlemine kıyaslayarak temellendirme yanılgısıdır. Çünkü bu dünyada hak edilmeyen birçok imkânlar, birtakım aracılarla ve maddi ilişkilere dayanan yollarla elde edilebil­mektedir…

Burada şu hususun da altını çizmemiz gerekiyor: Kur’ân’da şefaatin söz edildiği tüm pasajlarda müşrik ve zalimlerin konu edildiğini görmekteyiz. Onların yanlış ahiret anlayışlarının konu edildiği yerlerde, şefaat konusuna temas edilir ve farklı üslublarla bu anlayışlar reddedilir. Kur’ân’ın, mü’minlere doğrudan ve muhkem âyetler çerçevesinde haber verdiği ahiret hayatında şefaat konusu yer almamaktadır. Biz buradan hare­ketle, ahirette şefaat ve buna dair uygulamaların mü’minlerin dünyasında yer almadığım çıkarabiliriz.

Daha önce de ifade edildiği gibi Kur’ân-ı Kerim, birbiri içe­risinde ve asla biri ötekinden bağımsız olmayan iki dil kullan­maktadır. Bir yandan, ele aldığı konuyla ilgili Allah’ın izlediği yolu ve yöntem ve o şeyi kendisi kılan yasa ve ilkeleri ortaya koyarken, diğer yandan da belirlediği yasanın vâzıı olarak, doğrudan dikkat ve ilgiyi kendi üzerine çekmek suretiyle, herşeyin ve herkesin üzerinde, hiç kimsenin kuşatmasına maruz kalmayan bir Allah inancını kesintisiz bir şekilde vurgula­maktadır. İlk bakışta, tek taraflı olarak yaklaşıldığı zaman, ba­zen, bütünüyle sebepler ve sonuçlar arasında kendisini bulan bağımsız bir insan, bazen de, herşeyi edip-eyleyen faal bir Al­lah tasavvuru karşısında hiçbir etkisi ve yetkisi bulunmayan sadece rolünü oynayan bir insanla karşılaşmak mümkündür. Ancak iki yönlü olarak anlaşılabilecek bu ifade, daima birbiri içerisinde mündemiç olarak yer almaktadır.

Yaratılmış tüm varlık dünyası herşeyi bir ölçüye göre ya­ratmış olan Allah’ın takdir etmiş olduğu yasalar çerçe­vesinde varlığını sürdürürken, her an yaratmaya ve yaratılan bu varlığa yasalarını takdir etmeye devam eden Hallâk bir Al­lah vardır. Bu Allah, asla yorularak istirahata çekilmemiştir ve yeryüzündeki beşeri güçler hangi boyutta olurlarsa olsunlar, asla kendisini devre dışı bırakmaya muktedir olamayacaklardır. O’nun gücü karşısında gerçekte bir sivri si­nek kanadı dahi yaratamayan (Hac 23) bu güçlerin mahiyeti, kendisine yuva yapmaya çalışan örümcek ağı mesabesindedir.

(Ankebut 41) Bu noktada topyekûn varlık dünyası O’nun yasalarına bo­yun eğerek hareket ettiği gibi insan ve onun davranış­larından oluşan toplumsal gelişim ve değişim de aynı şekilde bu yasalara bağlı kalarak varlığını sürdürür. ( İsra: 17/77; Fatır: 35/43; Fetih: 48/23.)

İşte bu açıdan insan değil, daima Allah diler ve O’nun dilediği olur. Bu anlatım öylesine keskin ifade­lerle ortaya konur ki, muhatap kendisine durabileceği zemin bulmakta güçlük çeker, işte bu durum, O’nun yaratıcılığında tek oluşunu, hiçbir şekilde ortağı, dengi, yardımcısı olmadığı­nı, aynı zamanda yaratmasının bir ilim, hikmet ve adalete da­yandığını, yaptığı her türlü teklif ve tehdidini yerine getirme­ye muktedir olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu açıdan, Al­lah’ın meşietini ifade eden âyetleri kuşatıcı bir bakış açısıyla incelediğimiz zaman, öncelikle Allah’ın bu tür âyetlerle kendi kudretini nitelediği görülecektir. Bu durum, değişik terim ve uslublarla gerçekleştirilmiştir. Ebu Mansûr el-Mâtûridî’nin dediği gibi, Allah’ın dilemesinden bahseden âyetleri, O’nun zorlaması ve cebri şeklinde yorumlamak doğru değildir. Bila­kis bu tür meşiete bağlı olarak ifade edilen hususları, insanlar arasında bir üslub olarak anlaşılan ve kullanılan şekilde değer­lendirmek gerekir. Bilinen bu üslubun dışında anlamı tayin eden başka bir delil varsa ancak o zaman “bu âyetten murad budur” deme imkânı olabilir. ( Matûridî, Ebû Mansur, Te’vilâtu Ehli’s-Sünne, I, 212.)

Allah’ın değişik isim ve sıfat­larıyla yapılan kudret nitelemesinin yanında, Allah’a işaret eden zamirlerin sürekli değişimi, cümle içerisinde yapılan is­tisnalar ve kavramlaştırılan bazı terimler kullanılan bu ikili di­lin argümanlarıdır.

İşte kavramlaştırılan terimler arasında yer alan izin lafzı da böylesine bir işlev görmektedir. Bu araştırmada ulaştığımız sonuca göre kav­ram, bir yandan ve daha etkin bir biçimde kullanıldığı konuy­la ilgili Allah’ın yasasına işaret ederken, diğer yandan, aşkın ve mutlak olan, hiçbir şeyin ve kimsenin asla kuşatamayacağı bir Allah tasavvuruna dikkati çekmektedir. Nitekim kavramın bu yönüne Seyyid Kutub şu şekilde dikkat çekmiştir: Bu istisna kesinlik ve katiyyet ifade eden her yerde yine de Allah’ın iradesinin hudutsuz ve engin olduğunu belirtmektedir. Katiyyet ve va’din ötesinde, O’nun bağımsızlığını ifade etmek için kul­lanılan bir istisnadır.”(Kutub, Seyyid, Fî Zilâli’l-Kur’ân, VI, 3511.)

Benzer bir yaklaşımla Reşid Rıza da, şefaatin bütünüyle Allah’a ait olduğunu vurgulayan Kur’ân nassıyla beraber ayrıca izin istisnasının yapılması, iznin ger­çekleşeceğine dair bir nass değil, bilakis o günde Allah’ın ye­gane yetki ve güç sahibi oluşunun temsili bir ifadesi olduğu­nu belirtmiştir.

(Rıza, Reşid, Menâr, III, 31.)

Daha açık bir ifadeyle konuya temas eden Hasan Hanefî’nin de isabetle belirttiği gibi, şefaat düşüncesi çoğunlukla reddedilerek, bu noktadaki etki ve yetkinin bütü­nüyle Allah’a ait olduğu vurgusundan sonra, kendi rızası ve iznine bağlı bir şefaatten bahsedilmesi, gerçekte istihzâî bir tarz­da bu tür düşüncelerin topyekün reddedilmesine dair Kur’ânî bir üslubtur. Çünkü şefaat anlayışı, reddedilmesi gereken o kadar açık bir husustur ki, ayrıca yeni bir delille reddedilme­sine gerek yoktur. Hanefî, Hasan, Mine’l-Akîde İle’s-Sevra, IV,422.

Sonuç

Kur’ân-ı Kerim kafasında, varoluşuna dair soru ve hayatı­na ilişkin sorunları olanlar için verilmiş ilahi bir cevaptır. Cevap, kendi içerisinde hem sorulan sorulara yöne­liktir ve hem de daha kuşatıcı bir şekilde rehberlik yapma doğ­rultusunda uzatılmış bir rahmet elidir. Cevabı veren ve rehber­lik yapan, tüm âlemlerin Rabbidir. Cevaba muhatap olan ise, âlemlerin bir cüzünü oluşturan ve kulak verip akleden insan tü­rüdür. İnsan diğer varlıklardan farklı olarak eşyayı isimlendirme, anlama ve anlamlandırma kabiliyetine sahip tek varlıktır. Bu eylemini o, harflerden müteşekkil kelime, cümle ve oluşturduğu kavramlarla bir lisan oluşturmak suretiyle gerçekleştirir ve hem­cinsleri ile sürdürdüğü ilişkilerini, oluşturduğu bu lisan vasıta­sıyla yapar.

Bundan dolayı Allah, her peygamberi mesajının anlaşılma­sı için kendi kavminin lisanı ile göndermiştir. Bu ilahi kanun gereği Hz. Peygamber de, kendisinden iletmesi istenen mesa­jını kendi kavminin dili olan Arapça ile sunmuş, Kur’ân Arapça bir dille insanlığa takdim edilmiştir. Buradan hareketle her­hangi bir insan öncelikle bu lisanı öğrenerek, sonra da buna bağlı olarak, anlamak istediği mesajın tarihi seyrini dikkate al­mak suretiyle, sözün asıl sahibi olan Allah’la sözlü iletişim içe­risine girebilir. Burada tarihi seyir derken; 23 yıllık zaman içerisinde olgudan nassa, nasdan olguya şeklinde cereyan eden ve anlamlı bir dünya görüşü oluşturmak maksadıyla kendine mahsus bir üslub kullanan ve bir hitap olarak nazil olan, son­ra yazıya geçirilen Kur’ân’ın bu türden özelliklerinin bilinme­si kastedilmektedir.

Üslub açısından bu çerçevede belki en çok dikkat edilmesi gereken, gaybî olan konuların anlatılmasında takip edilen usuldür. Muhkem ve müteşâbih kavramlarıyla ortaya konan bu anlatım tarzı, münhasıran Kur’ân’a mahsus ve orijinal bir yöntemdir.

Şefaat meselesi de, ilahi murada uygun olarak anlaşılması için, bu tarzın dikkate alınması gereken önemli gaybî konular arasında yer almaktadır. Şe­faat meselesi, nüzul döneminde Kur’ân’ın, muhataplarının zi­hinlerinde saplantılı bir şekilde bağlandıkları bir inanç tarzı olarak bulduğu bir konudur. Kendi sunduğu Allah ve ahiret tasavvuruna uygun bulmadığı için kaldırmak istediği ve fakat diğer tüm emir ve nehiylerinde uyguladığı tedricilik, anlatım­da çeşitlilik, gerekçelendirerek reddetme gibi usullerin her bi­rerlerini değişik vesilelerle kullanarak Kur’ân’ın devre dışı bı­raktığı bu anlayış, maalesef değişik sebep ve yollarla yeniden müslümanların gündemine girebilmiştir.

Anlaşılabildiği kadarıyla şefaat anlayışının oluşması ve ba­zen azalarak, bazen de artarak gündeme gelmesi, bütünüyle sahih Allah inancının durumuyla alakalı olmuştur. Tevhid an­layışının olabildiğince arı-duru anlaşıldığı dönemlerde bu an­layışa iltifat edilmezken, dini inançların kültürel birer motif haline geldiği dönemlerde, yan ilahların oluşmasına paralel olarak şefaat düşüncesi de gündemdeki yerini almıştır. Şefaat inancının en temel sebebi, antropomorfist Allah anlayışıdır. Allah’ı krala veya herhangi bir padişaha benzeterek, ilişkileride bu seviyeden sürdürme düşüncesi, otomatik olarak aracı şahıs ve kurumları doğurmuştur. Bu anlayış sadece belirli bir coğrafya ve dinle de ilgili değildir. Farklı versiyon ve tezahürleriyle hemen her din ve toplumda kendisini göstermiştir. Be­lirli boyutlarıyla Yahudilerde ve Hristiyanlarda da benzer inançların olduğu tespit edilmiştir.

Mekke müşriklerinin şefaat beklentileri, edindikleri yarı ilahlarının kendilerine daha yakınlığından hareketle bu dünya ölçeğinde olabildiği gibi, daha çok ahiret hayatında olmakta­dır. Kur’ân da, özellikle işin ahiret boyutu üzerinde durmak­tadır. İzlediği yöntem ise, ahiret hayatının niteliğine dair muh­kem ifadelerle bir çerçeve çizmek, sonra da birçok müteşâbih tablo ile bu hayatı daha canlı ve dinamik bir hale getirmektir. Ancak bütün bu tablolarda ortak olan husus; Allah’ın yegâne hâkim ve hakem olduğu, insanın ise bir ne/s olarak, tek başı­na bütün yapıp ettiklerinin hesabını verme noktasında oldu­ğudur. Yapılan hiçbir şey gizli değildir, kayıp ta olmamıştır. Yine de orada her halükârda, rahmeti öfkesini kuşatmış olan bir Rab vardır.

Konuyla ilgili âyetlerin yapabildiğimiz tasnifine göre, muh­kem âyetlerle bu düşüncenin reddinin dışında başkaca, doğru­dan şefaat düşüncesini devre dışı bırakan âyetlerin sayısı 13’dür. Bu âyetlerde bu düşünce bütünüyle reddedilmektedir, ilgili âyetlerde muhatap, bu tür inanç sahibi olan herkestir. Ne varki, nüzul dönemi dikkate alındığı zaman, bilhassa Mekke müşrikleri en çok uyarıya uğrayan sınıf olarak karşımıza çık­maktadır. Ancak, Ey iman Edenler! hitabıyla mü’minler de bu uyarıdan nasiblerini almışlardır.

Toplam yedi âyette de, daha çok izin kavramına dayalı ola­rak istisna yapılarak, farklı bir dil kullanılmıştır. Öncelikle belirtelim ki, gerek şefaat edecek ve gerekse şefaat edilecekler çerçevesinde yapılan istisnalar da, herhangi bir kişi veya kişi­lere atıf sözkonusu olmamıştır. Sadece Enbiya (21) suresi 28.âyetinde meleklerin şefaatçiliğine yorumlanabilecek bir ifa­deye yer verilmiştir. Ancak ilgili âyetin tahlilinden de anlaşıl­dığı gibi bu ifade, meleklere şefaat görevi vermekten daha çok, onlardan böyle bir beklenti içerisinde olanların beklentileri­nin boşa çıkarıldığını ortaya koymaktadır. Özellikle peygam­berlerin şefaatinden hiç bahsedilmemektedir.

Şefaate istisna getiren âyetlerde anahtar kavramın izin ol­duğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı biz çalışmamızın önem­li bir bölümünü ayırdığımız bu kavramın analizinde ulaştığı­mız sonuca göre izin; kullanıldığı alanla ilgili olarak, Allah’ın o şeyle ilgili kendisi için belirlediği yolu, yöntemi, ilkeyi, o şe­yi kendisi yapan yasayı ifade etmektedir. Ancak yasa anlamı­na gelen başka terimlerin yerine izin kelimesinin kullanılmış olması, spontane ve donuk bir ilkelilikten çok, her an Allah’ın denetimi ve gözetimi altında olan, varlığını ve sürekliliğini da­ima O’na borçlu olan, bir yönüyle fizik, diğer yönüyle metafi­zik boyut taşıyan içice bir duruma işaret etmektedir. Her durumda Allah’ın izni geçerlidir. Bu izin hangi konuda olursa, o konuda Allah’ın koyduğu yasaları geçerlidir. Bu yasaların hem kefili ve hem de vekili sadece Allah’tır. Öldükten sonra diriliş haktır. Orada Allah mutlak hakimdir. Peygamberlerin etki ve yetkileri bu dünyaya aittir. Bu durum Allah’ın bu çerçevedeki izni, yani temel ilkeleridir.

Bu noktada ilgili âyetler çerçevesinde müfessirlerimizin içine düştükleri ve bize göre kritik edilmesi gereken birkaç yaklaşıma da dikkat çekmek isterim.

a) Yaptıkları tefsirlerde müfessirlerimizin belirli bir ön ka­bulden hareket ettikleri dikkat çekmektedir. Bu ön kabulün oluşmasında mezhebi yaklaşımların ve bu yaklaşımları meşru­laştırmak için kullanıldığı çok belirgin olan hadis rivayetlerinin etkisinin büyük olduğu tespit edilmektedir. Bu noktada dikkat edilen, hadisin sıhhatinden ziyade, ilgili iddiayı destek­ler mahiyette olup olmayışıdır.

b) Bir başka önemli husus, müfessirler arasında, her ne ka­dar Kur’ân’ın Kur’ân’la tefsiri bir ilke olarak her zaman savu­nulmuşsa da, uygulamada bu ilkenin pek fazla dikkate alınmadığı, bu yüzden de Kur’ân’ın bütünlüğünün çoğu kere gözden kaybolduğu görülmüştür. Kur’ân’ın bütünlüğünün gözden uzak tutulması, aynı zamanda Kur’ân’ın dünya ve ahiret görüşünün de parçalanması sonucunu doğurmuştur.

c) Kur’ân’ın nüzul süreci ve bu süreç dâhilinde tedriciliğin sadece ahkâm âyetleri kapsamında düşünülmüş olması, gaybî birçok hususun anlatımında -gaibin şahide kıyası şeklindeki üslup gereği var olan- haberlerdeki tedriciliğin göz ardı edil­mesine sebep olmuştur.

Bu yazı yazarın Kuran ve Şefaat (Pınar Yayınları İst. 2008) isimli kitabından özetlenerek hazırlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir