Giriş Formu




Kur'an-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi PDF Print E-mail

2475Kur'an-i Kerim açisindan, insanlari "imansiz" kategorisine sokup sokmamak degil, hangi tutum ve davranis karakteristiginin Allah katinda hangi sonucu dogurdugu önemlidir: Kur'an'in, -tevbe hakki bâkî kalmak sartiyla- ebediyyen cehennemlik oldugunu söyledigi birine, böyle bir azaba ugradiktan sonra, mü'min de dense kâfir de dense bir sey farketmeyecektir!

 

Iman-amel iliskisi sorunu siyasal ve ideolojik bir problem olarak ortaya atilip Müslümanlar üzerinde kelimenin tam anlamiyla bir terör estirilmezden evvel, hem iman ile amel birbirlerine son derece bagli iki kavram olarak kabul edilmekte hem de büyük günah isleyenlerin imandan çiktigini hiç kimse iddia etmemekte idi. Ancak III.Halîfenin hakli-haksiz birtakim icraatlari (amel) yüzünden katletmesiyle baslayan iç savaslarla birlikte, amellerin imanla iliskilendirilmesi Müslümanlarin temel problemlerinden biri olmustur.Konuyu ilk defa gündeme getiren Hâricîlerin olaya ibadete düskünlük, nassin ruhuna degil lâfzina baglilik, otoriteye gözü kara karsi gelebilme psikolojisiyle yaklasmasi üzerine, birakin büyük günah isleyenleri Hz.Osman ve Hz.Ali'den nefret etme gibi birtakim hisleri tasimayanlar bile velâ-berâ prensibi mûcebince Allah düsmani birer müsrik olduklari gerekçesiyle hunharca katledilmislerdir. Mesele o kadar çigirindan çikmistir ki ele geçirdikleri bölgelerde bunlarin elinden ancak gayr-i müslim oldugunu ispatlayanlar kurtulabilmistir.

Bu asirilik Müslümanlari canlarindan bezdirince, birtakim düsünürler imanin mahiyeti üzerinde durup iman ile amelin ayri ayri seyler oldugunu ve amel eksikliginin imana zarar vermeyecegini savunmaya baslamislardir. Bunlar imanin tam olarak neye tekabül ettigi hususunda farkli görüsler ileri sürmüslerse de üzerinde anlastiklari nokta, mezkûr teröre yer vermeyecek bir iman-amel iliskisi formülüdür. Amelin imanin mahiyetine dahil olmayip ondan sonra gelen bir sey oldugunu israrla vurgulayan bu grup Seleften de Hâricîlerden de ayrilmislardir. Esasen ameli tamamen göz ardi ettigi söylenemeyecek olan bu grubun, özellikle dinî kutsallara karsi sevgi besleyip tevazu gösterme gibi kalbî amelleri iman tanimina dahil eden alt gruplari vardir. Ne var ki imanli birine hiçbir isyan amelinin zarar veremeyecegini savunmalari, gerek yöneticilerde gerekse toplumun öteki kesimlerinde kaçinilmaz olarak itaat tembelligine, ahlâkî gevseklige yol açmistir.

Temelini bedevîlerle kurrânin olusturdugu aksiyoner kitle meseleye "Canli bir organizma olarak mü'min nasil bir kisiliktir?" sorusu açisindan yaklasirken, entelektüel kitle cansiz bir kavram olan imanin ne oldugu noktasindan yaklasmistir. Böylece ilk grup imanin mahiyeti ile fazla ilgilenmedigi için çesitli sebeplerle imanini hayata geçiremeyen kisileri Islâm toplumunun kenarina itivermis, ikinci grup ise imanin idrâkî (bilissel) yönüne agirlik vererek mümini zihnî, hissî ve hâricî açidan bir bütün olarak degerlendiremeyip tasdîk ya da mârifet sahibi bir insanin nasil yasarsa yasasin mü'min olmaya devam edecegini iddia etmistir.

Kanaatimizce imanin tasdîkten ibaret olmadigi savunulurken basvurulan deliller karsit grubun bu husustaki delillerinden daha iknâ edici iken, imanla ameli ayri birer kategori olarak görenlerin delilleri menfî amellerin kisiyi imandan çikaracagini savunanlarin delillerine nazaran daha güçlüdür. Itikâdî konulardaki düsüncelerin kutsal bir mercîye: vahye, tasdîk ettirilmek istenmesini övgüye lâyik buluyoruz. Ancak gruplarin, âyetleri Kur'anî bütünlükleri içinde degerlendirebildigini söylemek zordur. Bunun temel sebebi ilâhî vahye kaçinilmasi esasen mümkün olmayan belli birtakim önyargilarla yaklasmis olmalarinin ötesinde vahye, 'tefsir ve anlama gayesiyle yaklasmamis olmalari'dir. Mezheplerin bu parçaci yaklasimi her âyetin, ilgili oldugu konuda "gerçegi tamamen tükettigi" düsüncesinden ileri gelmektedir. Halbuki Kur'an "gerçegin sadece o anda önem arz eden veçhesi"ni dile getirmekte ve muhataplarinin o anki durumunu esas almaktadir. Bu yönüyle o, sistematik bir kanun belgesi olmaktan çok âhlakî yani agir basan bir rehberdir. Öyle ise "herhangi bir konu tahlil edilirken, âyetlerin, o hususla ilgili nihâî hükmü mü ortaya koydugu, yoksa bahsettigi sahislarin durumunu mu tasvir ettigi" sorusu üzerinde önemle durulmalidir.

Öyle anlasiliyor ki ser'î terminolojide imandaki emanlasma anlami yani "iman eden kisinin mü'min topluma, toplumun da iman eden kisiye cani, mali, irz ve namusu...hususunda verdigi eman ve garanti" anlami agir basmaktadir. Kur'an'in vahyedildigi ortam itibariyle yeni iman eden biri öncelikle imansizlardan gelebilecek tehlikelere karsi kendini güvence altina almaktadir: Özellikle, büyük bir âsayissizligin hüküm sürdügü yagma ve esaretin olagan telâkkî edildigi o günün sartlari düsünülecek olursa, iman eden kisi bu yeni siyasî-dinî yapiya dahil olmakla, söz konusu tehlikelere karsi bir siginak bulmus olmaktadir. Böylece, garantinin kaynagi olarak kabile mensubiyetinden çok ayni din çatisi altinda bulunma olgusu önem kazanmistir. Sâniyen, böyle biri mü'minlerle kardes olmakla namusunu, can ve malini onlardan gelebilecek tehlikelere karsi emniyet altina almaktadir. Bu yeni yapinin lideri ve onun tâbileri tarafindan kendisine zimnî bir eman verilmektedir. Emanlasmanin ikinci boyutunda ise, iman eden kisi mallari, canlari vs. hususunda mü'min topluma eman vermektedir. Mü'mini, "insanlarin, serrinden emin olduklari kimse" olarak tanimlayan hadisler bu anlami gözler önüne sermektedir. Öyleyse, söz konusu emanla çelisen katil, yagmalama, zinâ, ve hirsizlik ve sarap içme gibi eylemleri isleyenleri mü'min saymayan hadisleri yorumlarken imanin bu anlamina dikkat edilmelidir. Kavramin bu anlami düsünüldügü takdirde, gerçekten de zinâ ve hirsizlik eden ya da sarap içen biri bu emanlasmayi ihlâl etmis olmaktadir: Zinâ, bir mü'minin irz ve namusuna halel getirmekle kalmayip neslin dejenere olmasina; hisizlik, toplumda mal emniyetinin kaybolmasina yol açarken, kötülüklerin anasi olan alkollü içecekler de can-mal ve irz güvenligini tehdit etmektedir. Iste zihnî ve hissî açidan mü'min olmakla birlikte had gerektiren bu vb. bir günah irtikâp ederek topluma verdigi emâni ihlâl eden biri, toplumdan aldigi emâni kaybetmektedir. Bu anlamda imanin tasdikten farkli bir anlam yapisi tasidigi ortadadir. Imani salt tasdikten ibaret görenler de imanin zihnî altyapisi itibariyle zanni da içeren bir tasdik oldugunu söylemekle birlikte son tahlilde ser'î tasdikin gerçeklesebilmesi için birtakim kalbî amelleri sart kosmak durumunda kalmislardir.

Esasen bu devirde emre itaatsizlikler yasanmiyor degildir; dogrudan Hz.Peygamber'in otoritesine karsi çikanlar oldugu gibi adi suçlar da islenebilmektedir. Ne var ki ikinci husus için, belirlenmis had ve tâzirlerin tatbîkinden mâadâ bir ceza terettüp etmezken, birinci suç ikiyüzlülük (nifâk) ve emre itaatsizlik (fisk) olarak tavsif ediliyordu. Özellikle Tevbe suresinde, nebevî otoriteye baskaldirma ve bu otoritenin sahibini çekistirme, getirdigi vahiylerle alay etme gibi tam bir küfür olan eylemlere yeltenenlerin âsi birer münâfik olduguna hükmedilmekle kalmamis bunlarin kâfirlikleri de tescil edilmistir.

Hz.Peygamber devrine ait en önemli vesîka olan Kur'an'da bir tekfîr mekanizmasinin bulunmadigi iddia edilemez. Zira çesitli sebeplerle dinden çikanlar açikça tekfîr edildigi gibi, inkârlarini fiilî düsmanliga vardiran bazi münâfiklar da tekfîr edilmektedir. Ancak bunun teknik mânada bir tekfîr olup olmadigi tartisilir. Birinci tür isyanlarda bulunanlar için takdir edilen kavram da fisktir. Allah ve Resûlune karsi gelmekten çekinmeyen gürûh için de bu sifat uygun görülmektedir, ancak bu tür eylem sahipleri münâfiklari gibi Hz. Peygamber'e karsi açikça cephe alma, inananlarla alay etme, çekistirme, iftira etme vb.eylemlerle gerek Islâm'i gerekse nebevî otoriteyi zayiflatmaya çalismiyorlar, sadece amel-i sâlihe ters davranislarda bulunuyorlardi. Siyâsî, amelî ve imanî noktada sorunlari bulunan münâfiklarin aksine, bunlarin problemi sadece amelle ilgili idi.

Kur'an "Iman ettim!"diyen herkesi mü'min saymaz. Ancak bu, kisinin yalan söyledigini göstermemektedir: böyle biri iman ettigini söylerken samimi olabilir. Ne ki önemli olan, bu ikrarin öncesinde ve sonrasinda; mü'minlerin yaninda iken de kâfirlerin yaninda iken de iman edebilmek yani mü'min olabilmektir. Kur'an'in kullandigi sîgalar son derece önemlidir. Bu bakimdan imanin bir isim olarak izafe edilisi ile fiil olarak izafe edilisi arasinda önemli bir fark vardir. Birincisi, sübût ve istimrâr ifade eden bir isim; ikincisi ise teceddüt ifade eden ve eylemin sâbit ve dâimi olmadigini gösteren bir fiildir. Buna göre, isim ile anlatilan iman, fiille anlatilandan daha sâbit ve dâimîdir. Iste Kur'an açisindan önemli olan, iman etmek (fiil) degil, daima iman üzere bulunmaktir (isim). Bu olgu Kur'an'da "imanin kalbe yerlesmesi", "naksedilmesi", "kalbe sevdirilip süslenmesi" ve "kalbin iman etmis olmaktan tamamen mutmain olmasi" gibi ifadelerle özetlenir.

Evet, Kur'an ahlâkî düsüklükler içinde bulunanlari -iman etmis olsalar bile- mü'min olarak tavsîf etmez; ancak bu, dinî sinirlari çigneyip duran biri için "fâsik/fâcir/mücrim" vasfi yerine ancak imani sübut ve istimrar kazananlarin hak ettigi mü'min sifatinin verilmesi ahlâkî düsüklügü onaylamak hatta tesvik etmek anlamina gelecegi içindir. Hirsizlik etmek kisiyi -tasdîk anlamindaki- imandan çikarmamakla birlikte, imanli bir hirsiza mü'min denmeyip "hirsiz" denmesi; imanli bir zamparaya zinâkâr denmesi dilin yapisi geregidir. Dil bu gibi durumlarda kisinin en çok göze çarpan davranisini öne çikarir. Nitekim takvânin asli olan "imansizliktan korunma" unsuru bütün iman sahiplerinde bulunmasina ragmen her iman sahibi müttakî olarak tavsif edilmez.

Imansizligin karakteristigi kapsaminda zikrettigimiz istikbâr, istignâ,ibâ', küfrân, nisyân, ye's, i'râz, istihfâf, isyan, fiskufücûr, 'utüvv, bagy, tugyân gibi kalp amelleri, ayni zamanda imansizlik/imandisilik kavraminin mahiyetini ortaya koymaktadir. Dolayisiyla, imanin geregi olan amel ya da amelleri gerçeklestirmeyen birinin imansizlikla yaftalanivermesi dogru olmamaktadir. Çünkü dinin öngördügü imanin gerçeklesmesi ne kadar ciddi bir isse, imansizligin/imandisiligin gerçeklesmesi de o kadar ciddi ve zordur: Kisinin imansiz sayilabilmesi için, ilahî/dinî gerçekleri benimsemekten imtinâ etme, iman ilkelerinin gerçeklesecegine ihtimal vermeme, Allah, peygamber vb. kutsal ilke ve sahsiyetler karsisinda büyüklük kompleksine kapilma (istikbâr,istignâ vb.), bu ilke ve sahsiyetleri hafife alarak bunlarla alay etme ,iman ilkelerini göz ardi etme/umursamama, Allah'a nankörlük...eylemlerinden birini gerçeklestirmesi gerekmektedir.

Kaldi ki insanlar bir azaba çarptirilacaklarini -iman etmeyi birakin- kesin olarak bilseler bile günah isleyebilmektedirler. Insan ancak "kendisine hemen o anda zarar verecegini kesin olarak bildigi" seyi yapamaz: Dokunur dokunmaz çarpilacagini bilen biri hiç akim yüklü bir kabloya el degdirebilir mi? Iste, iman edilen hususlarin ileride gerçeklesecek olmasi, tevbe kapisinin da açik olmasi iman sahiplerinin günah islemesinde etkili olmaktadir. Zihnî ve hissî yapisiyla iman kisinin iradesi disinda etkin olamayacagi için amelin gerçeklesebilmesi inançtan ziyade güç ve iradeye baglidir. Kisi Allah rizasini umarak, Cehennemden korkarak...hareket ettigi takdirde emredilmis olanlara karsi sevgi, yasaklanmis olanlara karsi da nefret besleyecektir.Iradenin olusumunda etkili olan ruhî durumlardan olan isbu sevgi ve nefret de dinin bir emir ya da yasagina karsi herhangi bir ikilemde kalan kisinin iradesini dinin istedigi yöne çevirecektir.Amelin ortaya çikmasi için, irade temayülünün bir amaci, bilgi ve düsüncenin de buna istiraki olmalidir. Ancak bir fiili yapma geregi bilindigi ve onu yapmaya yönelik kesin bir irade de bulundugu halde amel yine de gerçeklesmeyebilir. Bunun sebebi, kisinin o anda su veya bu sebepten dolayi mezkûr ameli icra etme gücüne sahip olmamasidir. Iste imanin geregini yerine getirmede gevseklik gösterilmesi kaçinilmaz oldugu için, bunun "devamlilik arz eden" ve "ara sira ortaya çikan" seklinde sinirlandirilmasi gerekmektedir. Bazen namaz kilmamak küfür olmayabilir. Lâkin bunu aliskanlik hâline getiren ya da ömründe hiç kilmayan ve hatta kilmamaga azmetmis bulunanlarin bu farîzaya imanlari bulunduguna hükmedilemez.

Dinin emir, tavsiye ve yasaklarini hiçe sayarak gayr-i dinî bir yasam sürdürenlerin imanin zihnî ve hissî boyutlarina gerçekten sahip olabilmesi ve dinin itikâdî esaslarini benimsemesi hiç de kolay degildir. Dolayisiyla fisk kisiyi belki kategorik olarak imandan ihraç etmez, ama böyle birinin yavas yavas kendiliginden imandan çikmasi önemsenmeyecek bir ihtimal degildir. Kur'an da ilâhî âyetleri ancak fâsiklarin inkâr edebilecegini ve fâsikane yasantinin kisiyi tekzîbe götürecegini bildirirken bu realiteye isaret etmektedir.

Sözün özü; iman ne tek basina itikâd ne de tek basina inkîyâddir. Iman hem buyruk ve yasaklara uymak hem de bir inanç olarak baglanma ve boyun egme anlamlarini kapsar. Yani, ser'î tebligât sadece haber veriliyorsa iman, bu haberi dogru kabul etmekten ibaret olur, ancak bir seyin emredilmesi ya da yasaklanmasi söz konusu ise iman, insanin bu emir ve yasaklara iç dünyasinda tam olarak boyun egmesidir. Bununla birlikte, Allah katindan geldigi kesin olarak bilinen her hususu onaylayip benimseyen biri birtakim dinî ilkeleri yerine getirmedigi takdirde, bu, "o kisinin kâfir olduguna degil yerine getirmedigi seye imaninin zayifladigina" delâlet eder.

Kur'an-i Kerim açisindan, insanlari "imansiz" kategorisine sokup sokmamak degil, hangi tutum ve davranis karakteristiginin Allah katinda hangi sonucu dogurdugu önemlidir: Kur'an'in, -tevbe hakki bâkî kalmak sartiyla- ebediyyen cehennemlik oldugunu söyledigi birine, böyle bir azaba ugradiktan sonra, mü'min de dense kâfir de dense bir sey farketmeyecektir!

Insanlarin can, mal, namus, inanç ve akil güvenliklerini ihlâl eden birini -ne kadar kelime-i sehadet getirirse getirsin- hâlâ mü'min saymak ne Kur'an'a ne de imanin etimolojik yapisina uyar. Buna karsilik, hemen bütün ilâhî ve beserî sistemlerin temel amaci olan bu bes güvenlik sinirini ihlâl etmeyen birini çesitli amelî zaaflari sebebiyle "imansizlik" la yaftalamak kisileri dinden sogutmaktan baska bir ise yaramaz. Her kirk kisiden sadece birinin bes vakit namaz kildigi günümüz Türkiye'sinde, fertlerin makâsid kabîlinden olmayan birtakim amelleri yerine getirip getirmediklerinden ziyade, Yüce Allah'a, Hz.Peygamber'e ve Kur'an'i Kerim'e cân-i gönülden bagli olup olmadiklari ve söz konusu bes güvenlik sinirini çigneyip çignemedikleri önem arzetmektedir.

Doç.Dr. Murat Sülün ,Kur’an-i Kerim Açisindan Iman – Amel Iliskisi ,Ensar Nesriyat , Istanbul 2005.

 

 


kaynak: http://www.fikribeyan.net/2475_Kur-an-i-Kerim-Acisindan-Iman-Amel-Iliskisi---Doc-Dr-Murat-Sulun.html