'Mezhep ve etnik köken sınırlarını aşamayan toplumlarımız için 'ümmet' sıradan bir propaganda klişesi olarak kullanılıyor'

 

Tarih bilincine, siyaset bilincine yabancı ve kayıtsız bir dil/düşünce ve kültür, bugünün gerçekliklerini etkileyemiyor, dönüştüremiyor. Bu nedenledir ki, günümüzde, toplumlarımızı, sömürgeci fetihleri meşrulaştıran bir dil/düşünce ve kültür etkilemeye devam ediyor, edebiliyor. İslam dünyası toplumları-kültürleri, kolonyalist dünyanın dayattığı ideolojik istisnacılık sorununu aşamıyor, çözümleyemiyor.

Emperyalizm ve sömürgecilik, büyük insanlık ailesini, ideolojik/ırkçı/ekonomik/politik çıkar mülahazasıyla sayısız küçük parçaya böldü. Fiziksel antropolojinin yardımıyla ırkçılık bilimsel meşruiyete sahip oldu. İnsanlığın parçalanmasıyla birlikte insani dünyalar, ahlaki dünyalar, vicdani dünyalar da paramparça oldu. Bu yüzden, ideolojik ve ırkçı mülahazaların, etiketlerin, kalıpların aşılamadığı, bu etiketlere mahkum olan, mahkum edilen, merhamet duygusunun bile ırkçı-ideolojik bağlamla sınırlandırıldığı, çok ağır insanlık sorunlarının, felaketlerin, istatistiki, nicel çerçeveler içerisinde değerlendirildiği, yorumlandığı, farklıyı inkar ederek ortak insanlık fikrini yok eden bir dünyada yaşıyoruz.

BATI'NIN SİSTEMATİK HEGEMONYA POLİTİKALARI

Hegemonik ihtiraslar ve güç tutkusu, kötülüklerin çoğaltıyor. Küçük ve zayıf parçaların kaderi, büyük güçlü parçaların elinde bulunuyor. Mezhep ve etnik köken sınırlarını aşamayan İslam dünyası toplumları için, Ümmet sıradan bir propaganda klişesi olarak kullanılıyor. İdeolojik istisnacılığın ve çıkarların referans olarak kullanıldığı bir dünyada, ahlaktan ve adaletten söz edemiyoruz. Batı dünyası, daha önce yaşadığı İslami hakimiyet dönemini bir daha yaşamamak için, sistematik hegemonya politikalarını yoğun bir biçimde sürdürüyor. Kolonyalizm resmi olarak sona ermiş olabilir, ancak, gayrıresmi olarak her alanda sürüyor, sürdürülüyor. İslam dünyası toplumları, kolonyalist uygulamalara siyasal anlamda bir birlik ve bütünlük oluşturarak cevap veremiyor. Ulus-devlet realizmleri, İslamı birleştirme ve referans noktası olmaktan çıkarıyor.

Rönesans öncesi bütün kültür ve medeniyetleri aşağılayarak, Rönesanstan bu yana sürdürülen kültürel ve ırkçı üstünlük savaşı, Yunan-Roma mirasını-birikimini dokunulmaz kılmış, takdis etmiş, bu mirası bütün toplumlar için kurucu meşruiyet kaynağı-sistemi haline getirerek güçlü bir tekel oluşturmuştur. Sözünü ettiğimiz meşruiyet sistemi karşısında İslam dünyası toplumları, İslami anlamda, İslami içerikle bağımsız etki/yanıt/çözümleme üretemiyor. İslam dünyası toplumları-kültürleri, modern zamanları anlam ve referans aşınmalarına maruz kalarak geçirdiler. Bu aşınmanın dışsal nedenleri olduğu kadar, içsel nedenleri üzerinde de çalışmak gerekir. Müslümanlar olarak dışsal nedenler üzerinde çok konuşuyoruz, ancak, içsel nedenleri hiç konuşmuyoruz. İçsel nedenler yokmuş gibi davranmaya devam edebliyoruz.

GEÇMİŞ KUTSALLAŞTIRILARAK SAVUNULUYOR

Müslümanlar İslam tarihi yaklaşımını romantikleştirdikleri için, bu bağlamda, romantik bağlılıklar oluşturdular, savunmacı bir dil, tarz, söylem ve kültür geliştirdiler. Bu dil sebebiyle, bugün, bugünün ideolojik istisnacılığa dayalı gerçekliğiyle hesaplaşamıyoruz. Geçmişin kutsallaştırılarak savunulması, temsil edilmesi, sağlıklı, zorunlu hiç bir sorgulamaya izin vermiyor. Geçmişi kutsallaştıran geleneksel yaklaşımlar, Müslüman kitleleri eleştirel düşünceden uzaklaştırarak duygusal/psikolojik yöntemlerle kazanmaya çalışıyor. Müslüman kitlelerin zihin ve ruh dünyalarına cemaat liderleri, ya da politik liderler el koyarak, kitleleri istedikleri yönde araçsallaştırabiliyor, kullanabiliyor, sömürebiliyor. İslam dünyası toplumlarında, halklar/kitleler/cemaatler aklediyor, düşünüyor, tartışıyor, sorguluyor olsalardı, teatrallıklarla, “show”larla, ısrarla aldatılmayacaklardı. Hangi tür otorite olursa olsun, otoriteye bağımlılık, bağımsız kişiliklerin, karakterlerin, düşünürlerin, tercihlerin ortaya çıkmasına mani olur. Düşüncesizleştirilmiş bir İslami bilinçten ve kutsallıktan söz etmek kadar büyük bir saçmalık olamaz. Bağımlı bir zihin/ruh dünyasının farkında olmaksızın yaşamak kadar büyük bir talihsizlik düşünülemez. Her tür bağımlılık taşlaştırıcı bir gelenek oluşturarak, düşünen özneleri yok eder. Bu durum, toplumlarımızın zihinsel bir mahrumiyete duçar olduklarını gösterir. Zihinsel bağımlılık ve mahrumiyet sebebiyle, bugün, Müslümanlar olarak her hangi bir olayı, konuyu, gelişmeyi, olguyu, İslami referanslar temelinde değil, seküler/liberal referanslara dayalı olarak yorumlamak, değerlendirmek zorunda kalıyoruz.

İSLAMİ KİMLİK SİYASİ KİMLİK İLİŞKİSİ

İslami (din'i) olan ile, siyasal olan arasında ontolojik-fıtri-doğal hiç bir ayrım yoktur, olamaz, bu konuda ancak tarihsel ayrımlardan söz edilebilir. İslami (din'i) kimliğin, siyasal kimlikle bütünleşmesinden daha doğal bir şey tasavvur edilemez. Din'i olan ile siyasal olanın, birbirlerini dışlamaları gerekmez. Bir Müslümanın siyasal görüşlerini, konumunu, tercihini, İslami dünya görüşü, hayat tarzı doğrultusunda yapmasında yadırganacak hiç bir husus yoktur.

İdeolojik ve ırkçı istisnacılık yoluyla İslam toplumlarını tarih dışı kılmaya, bu amaçla istikrarsızlaştırmaya, her tür kıyım ve yıkıma tabi tutmaya çalışmak, modern tarihsel aklın ruhunu ve ahlakını bütünüyle kaybettiğini gösterir.