Ateşin üzerine oturtulup, üzerine kap (tencere, tava) konularak kullanılan metal altlığın adı olan sacayak, herhangi bir olgunun ya da düşüncenin üzerinde temellendiği minimum üç ana etkeni de anlatır bize. Alak, Müzemmil ve Müddessir, bu itibarla sacayağıdır vahyin. Alak’la cehalete karşı okumayı, ama bu okumanın rabbin terbiyesi altında olmasını emredilir. Rabbin adıyla öğrenilmeyen bilgi zarar verir insana ve insanlığa. Onu azdırır, ceberutlaştırır. Bilgiyi, köleleştirmenin ve sömürmenin aracı olarak kullanmaya başlar. Bilgi önce insanı insan yapmalı, insana kendini bilmeyi öğretmeli ki, rabbini de bilsin, haddini de… Müzzemmil vahyin nasıl okunacağını, dış dünyayı aydınlatmaya başlamadan insanın kendi iç dünyasını aydınlatmayı, önce kendi nefsine söz geçirebilmeyi, vahyi yüreğinde hissetmeyi öğretir insana. Sadece aklı ile konuşan değil, konuştuğunu yüreğinde hisseden, anlattıklarını yaşayan insan inşa edilir Müzzemmil'de... Kendi ruhunu arındıramayanın toplumu arındırmaya kalkması da problemdir ayrıca. “Cihadın büyüğü, kendi nefsi ile yapılan” demiyor muydu Hz. Peygamber? Müzzemmil’in terbiyesi altında olgunlaşan insana, Müddessir'le,ahlakı erozyona uğramış toplumun yeniden inşası emrediliyordu.“Rabbi’nin adını yücelt.” Bu üç sureyle, mücadelenin yol haritasını çiziliyor,hareketin sacağı belirleniyordu. Üç ayaktan biri veya ikisinin eksik olduğu mücadelenin zafere ulaşması mümkün değildi çünkü.. Yola kılavuzun dediği yerden başlamamanın faturasını Müslümanlar asırlardır yaşamakta ve ödemekteydi. Sabahlara kadar namaz kılıp, tesbih çeken, ama bir defa kendine inen vahyi okumayan sufiler, profesör olmuş ama irfandan, hikmetten yoksun,toplumundan uzak ilahiyatçılar, cihat için ülke ülke dolaşan, Allah adına Müslüman öldürmeyi cihat sanan, tekfirci seyyar mücahitler ve bunların farklı kombinezonları..Nereden ve nasıl türemekteydiler? Vahiyle inşa olmayan bir hareketin geldiği ve geleceği noktaydı yaşananlar.
Müddessir, vahyin üçüncü ayağı… Kalk, uyanışı başlat. ‘Rabbin adını yücelt.’ Rabbin adının yüceltilmesi emri sadece Mekke’deki taştan, tahtadan yapılan putlara karşı değildi tabi. Yeryüzünde müstekbirleşerek, kendini ilah sanıp O’na savaş açan güçlere karşı, ondan başka ilahın olmadığını söylemek ve bunun mücadelesini vermekti. "Rabbin adının yüceltilmesi", bireyden başlayarak topluma ve yeryüzüne O'nun hâkim olmasıydı. Ama önce kendi aklında ve vicdanında hissetmeliydi bunu. O'nun yüceliğinin karşısında kendini yüce sananların ne kadar küçük, ne kadar aciz olduğunu görmeliydi ki insan, mücadele ettiği zalim güçlerin karşısında eğilmeden, onların teklifleri karşısında tavizler vermeden onurlu bir mücadele sürdürebilmeliydi. Bunu yüreğinde hissetmeden başlanan mücadelenin daha ilk adımında tavizler, pazarlıklar ve yılgınlıklar baş gösterecekti... Allah’ın adını yüceltme davası ile yola çıkan Müslümanların, tarih boyunca,mücadele verdiği iktidarların gücü karşısında boyun eğmesi, güç/mevzi kazanma adına iktidarlara, küresel güçlere yanaşarak, müstekbirleşmesi, diğer Müslümanları yok sayması,onların kuyusunu kazması başka neyle izah edilebilirdi? Mekke’nin zengin ve zalim kodamanlarına karşı savaş açan, döneminin süper güçlerine davet mektupları gönderen Hz Muhammed, Firavunun karşısına çıkıp, "kavmimi alıp gideceğim" diye haykıran Hz Musa, Nemrud’un putlarını yerle bir eden Hz İbrahim, gücün asıl sahibini biliyor, O’na boyun eğiyor ve sadece O’na güveniyorlardı. Bunu anlamadan ve hissetmeden başlanan mücadele, daha ilk rauntta yenilmeye mahkûmdu. Daha bir avuç Müslüman iken, Müşriklerin pazarlık tekliflerine; “sizin dininiz size, benim dinim bana”(109:6) demeyi emreden vahiy, Müslümanlara gücün kimde olduğunu bildirmekte ve bunun verdiği özgüvenle onları dimdik ayakta tutmaktaydı. Yani Ebrehe’nin fillerini yenen Ebabil’leri anlayamayan materyalist kafa ile bu mücadelenin koordinatlarının hesaplanamayacağı öğretiyordu.
Kokuşmuş sokakları ve vicdanları arındırmak için yola çıkan Müslüman’ın, öncelikler bu pisliğe kendisinin bulaşmaması gerekmekteydi. Pisliğin içinde olanın pisliği hissetmesi mümkün müydü? Müslüman’a bulaşan pislik, temsil ettiği misyona da bulaşacaktı. Düzeltmeye geldiği sistemle göbek bağı olanın, sistemin bir parçası olması kaçınılmazdı. Zalimlerin kurduğu karanlık düzenlerin üzerine bir güneş gibi doğabilmek için ışığın önündeki engeller kalkmalıydı önce: Günahlardan uzak dur. “İyilik yapmayı kendine kazanç kapısı haline getirme.” Peygamberlik makamını bir ayrıcalık aracı haline getirme diyerek mücadelenin ahlaki boyutu belirleniyor, bu çizgiden sapılmamasına dikkat çekiliyordu. Tağuti güçlerle girişilecek bu mücadelede Müslümanlar güç sahibi olmaya başlayınca, gücün asıl sahibini unutarak müstekbirleşmemesinin önemi ve gereği vurgulanarak, tehlikenin ipuçları peygamber üzerinden Müslümanlara haber veriliyordu. “Ben sizden hiçbir maddi karşılık istemiyorum” derken de bunu söylemişti tüm peygamberler. Mücadeleye zengin olarak başlayıp; malsız, mülksüz olarak bu dünyadan giderken Hz. Peygamber, maalesef kurduğu devletin başına geçenler, saraylarda yaşamaya, insanları kendine kul etmeye başladıklarını görünce tehlikenin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyordu… İslamcı kanaat önderlerinin, oluşturdukları saltanatın bekası için, dini kullanarak, dindarları kendilerine kul etmeleri de aynı hikâyenin farklı versiyonlarıydı. İslamı; mezheb, meşreb ve tarikat anlayışlarının içine hapsederek,dine değil, kendi gurubuna çağıran, İslam’ın maslahatlarını değil, kendi cemaatinin maslahatlarını ön plana çıkaran, kendinden olmayanı Müslüman saymayan bir anlayış vahyin ruhuna tersti.Ama kimse, bu tür İslamcılara, serveti nasıl ve nereden elde ettiklerini, iktidarlarla neden bu kadar içli dışlı olduklarını, din adına anlattıkları efsanelerin dinden olup olmadığını sormaya bile cesaret edemedi. Dini sıçrama tahtası olarak kullananlar, Allah’ın dini üzerinden ticari sektörler oluşturup, bankalar, holdingler kurdular. Vahiy: zalim iktidarlara karşı savaşırken, kendi iktidarını oluşturma, buyurganlaşma, dini anlattığın insanları minnet altına alma, “onları; zalim ve müstekbir Mekke kodamanlarının karşısında özgürleştireyim derken, kendine kul köle yapma” diyordu. Hz İsa’nın Yahudilere “Allah’ın evini ticarethaneye çevirdiniz” diyerek başlattığı mücadelenin kilise babaları tarafından,din adına halkını sömürmeye,kendilerine kul edilmeye başlaması aynı filmin farklı versiyonlarıydı.İnsan zaaflarıyla maluldü, zayıfken gücün karşısında eğilir, güçlü olduğunda karşısındakini kendi önünde eğmeye çalışırdı. İşte vahiy, karşısında eğilinecek ve itaat edilecek tek gücün "yaratan" olduğunu öğreterek insana özgürlüğün yolunu açıyordu.
İslam daha ilk ayetlerle kendisine güç, evlat ve servet verdiği insanlara, bu verilen servetin nasıl kazanıldığına ve nasıl harcanılacağına bir düzen koyacağının sinyallerini veriyordu: ‘Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak; Ki Ben ona, ‘alabildiğine geniş kapsamlı bir mal’ (servet) verdim. Göz önünde-hazır çocuklar (verdim).Ve sayısız imkân ve fırsatları önüne serdim. Sonra, daha arttırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). Hayır; çünkü o, Bizim ayetlerimize karşı ‘kesin bir inatçıdır.’ Velid b. Muğire ve diğer müstekbirleri, Allah’ın mülkünde, O’nun verdikleri ile, O’na tuğyanları sebebiyle cehennemde sürüklenecekleri Sekar bekliyordu. Velid’in vahye karşı takındığı tavır her dönem müstekbirlerinin takındığı tavırdı: Pazarlıkçı iman. İman edersem ne kaybederim, ne kazanırım? İşte bu gibilerinin kıyamette tırmanacağı bu dimdik yokuş, onun bu dünyada iken imanda pazarlık yaparak oluşturduğu yokuştu. Rabbin gücü karşısında güç sanılan mal, servet, oğullar, hırs ve inat, bugün aşılamayacak bir yokuş olarak karşındaydı ve o güvendikleri yoktu ortalıkta. Görüneni görüp, görülmeyeni yalanlayanlar, bugün o gördüklerinin aslında birer yalan, görülmeyenin ise gerçek olduğunu görmüşlerdi. Ölçüp biçip, hesaplar yapıp, sonra görülmeyenin değil görünenin peşine gitmenin daha karlı olacağını sanıp, diğerine sırtını dönmenin bedeli, sekar yokuşunda ödeyeceklerdi.
İman; sorgusuz, sualsiz teslimiyettir. Gabya imanda, imanın turnusol kâğıdıdır. Ve bazen Allah, bu imanı test eder verdiği gaybi misallerle: “Onun üzerinde 19 melek vardır.” Ama birileri kalkar, “17’sini ben hallederim diğerini siz halledersiniz.” der, birileri de 19 ‘dan dan mucizeler türeterek, Kur’anı bile dizayn etmeye kalkışır. Ama Mü’min, aklın ve kalbin işlevini iyi bilir, onu birbirlerinin alanlarını karıştırmaz.
Cennetliklerle cehennemliklerin diyaloğu, İman-amel ilişkisinin en güzel örneğidir. Cehennemlikler: "Namaz kılanlardan değildik. Düşkün kimseyi de doyurmuyorduk. Batıla dalanlarla biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlardık!” Hesaba inananın, hesabını verebileceği bir hayatı sürdürmesi; amele dönüşmeyen imanın, kişiyi kurtaramayacağı daha nasıl anlatılabilir ki…
Ve insanın önüne konulan iki yol: “Şüphesiz bu Kur'an bir öğüttür. Dinleyen kimse ya öğüt alır. Ya da
Aslandan ürken yabanî merkepler gibi arkasına bakmadan kaçar.” Oysa Allah der ki: “Kaçış nereye?” (Kıyame: 10)