Kudüs tarihin en eski ve binlerce yıllık bir geçmişe sahip şehirlerinden birisidir. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, tarihteki önemi asla azalmayan ve değerini günümüze kadar taşımayı başaran nadir şehirlerden birisidir. Stratejik öneminin yanı sıra dini bir merkez olmasıyla da ön plana çıkmıştır.

Kudüs'ün İbranice en eski adı ‘Yeruşalim’dir. ‘Daru’s-selam/Barış yurdu’ demektir. ‘el Kuds’ veya ‘Kuds’ü-şerif’ adıyla ilk kez Memluklular zamanında anılmaya başlanmıştır. Araplar şehir fethedilinceye kadar buraya ‘İlya’ veya ‘Medinet’ü Beyti’l Mukaddes’ diyorlardı. Bu şehirde Hz Peygamber’in zamanında Mescid-i Aksa diye bir mescid yoktur. Bu günkü mescidin yerindeki Beyt-i Makdis ise Roma Valisi Titus tarafından Müslümanlıktan tam beş yüz sene önce yakılıp-yıkılmış ve yeri Hıristiyanlar tarafından çöplük haline getirilmişti. İslam ordusu burayı fethettiğinde de çöplük halindeydi. Hz Ömer ordunun namaz kılması için, Süleyman Mabedi’nden kalan duvarların olduğu alanını temizletmiş ve tahta taraba ile üzerini kapatarak bir namazgâh yapmıştır. Hz Ömer, Hıristiyanların namazları kilisede kılma davetine rağmen, ileride namaz kıldığı kilisenin camiye dönüştürülmesine yol olur kaygısı ile bu daveti kabul etmemiş, Hıristiyan mabetlerine de dokunmamıştır.

Kudüs'ü diğer şehirlerden ayıran iki farklı özelliği vardır. Öncelikli özelliği dinler tarihi açısından önemlidir; zira o coğrafya pek çok peygambere ev sahipliği yapmıştır. Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığı temsil eden bir mekândır. Bu dinlere ait pek çok dinî motifi barındırır. Diğer özelliği ise Müslümanların fethettiği ilk büyük şehir olmasındandır.

Filistin sorunu, diğer bir ifade ile Kudüs sorunu dinî bir mahiyeti olmakla beraber siyasi yönü daha ağır basan bir sorundur. Kudüs, Müslümanların kaybettiği Endülüs ve zülüm açısından Filistin’den hiçte aşağı kalmayan Arakan gibi kaybedilen pek çok toprak parçasından biridir. Diğer toprak kayıpları bir şekilde kabullenilmiştir ama Filistin’in kaybı, yüz yıldır bir türlü kabullenemediğimiz sinede bir yaradır. Bunun en mühim nedeni Yahudiler karşısında kaybetmek ve oradaki Müslümanlara Siyonistlerin kelimenin tam anlamıyla zulmetmesidir. “Zulüm bizdense ben bizden değilim” diyen Rachel Corrie’in Filistinli bir ailenin evinin yıkılmasını engellemeye çalışırken bir İsrail buldozeri tarafından ezilmesi, yine Filistinli bir gencin kolunun taş ile kırılması gibi pek çok vahim olay Müslüman bilincine yerleşen ve içimizi acıtan travmalar olup kolay kolay unutulacak türden şeyler değildir.
Bütün bunlarla beraber, Filistin sorununun Türkiye boyutu tuhaf ve bir o kadar da dramatiktir. 1948 de İsrail devlet olarak ilan edildiğinde, zamanın iktidarı, adeta dört yüz yıl idare ettiği ve gerçek sulhun hâkim olduğu, kendi toprağının kaybedilmesine sevinç ile naziresi yaparcasına, zamanın iktidarı bu devleti ilk tanıyanlar arasındadır. Hile ve desise ile Osmanlıdan bir karışı dahi alınamayan Filistin toprağının Birleşik Krallık himayesindeki işgalci devletin alel acele tanınması şayanı dikkattir.

Günümüzdeki yöneticilerde de Filistin ile ilgili bir tutarsızlık gözleniyor. Bir taraftan süslü laflar ve hamaset ile en yetkili ağızlardan ve yüksek perdeden Siyonistlerin zulmü ve kanun tanımazlığını kınanıyor; çocuk katili, terörist devlet nitelendirmeleri yapılıyor. Kamuoyuna Kudüs kırmızı çizgimizdir şeklinde deklere edilip İsrail’in bir “işgal devleti” olduğu vurgusu yapılıyor; diğer taraftan Siyonist devlet ile çok yüksek düzeyde ekonomik ve siyasi ilişkiler sürdürülüyor.

Kamuoyu tarafından yakinen bilindiği gibi, 10 vatandaşımızın ölümü ile sonuçlanan Mavi Marmara olayında da İsrail’e tam bir teslimiyet gösterildi. "One Munit" olayı ile kesilen ilişkilerin tamiri için verilmedik taviz kalmadı. Kamuoyunda ihanete uğradık ve 20 milyon dolara satıldık duygusu gelişti.
Bütün buna rağmen reel politik diye de bir gerçeğimiz var. Her iki ülke kamuoyunun gazını almak için bağırıp çağırıyor ama ilişkilerini de en üst düzeyde devam ettiriyorlar. İsrail tarafının tutarlı ve sonuç almaya matuf bir politikası olmasına rağmen Türkiye’nin tutarsızlığı ve güçsüzlüğünden de kaynaklanan çaresizliği söz konusu. Maalesef şu haliyle İsrail'i askeri güç olarak yenebilecek, hakkından gelecek bir İslam ülkesi yok. Zira siyaseten de çok güçlü bir desteği ve iki yüz balistik füzesi olan bir ülkeden bahsediyoruz.

İstanbul Aydın Üniversitesi’nden Dr. Filiz Katman, son gelişen olaylar nedeniyle yapılan açıklamaların, önceki yıllarda yaşanan yol kazalarında olduğu gibi Türkiye ve İsrail ticari ilişkilerini olumsuz yönde etkilemeyeceğini düşünüyor. Yine Kadir Has Üniversitesinden Dr. Volkan Ediger de Mavi Marmara olayında bile etkilenmeyen ekonomik ilişkilerin, bu olayla da etkilenmeyeceği görüşünde. Diğer taraftan gerginliğin azaltılmasında İsrail’in çok fazla çıkarı vardır. İsrail, bir kaç ay önce Türkiye ile yaptığı anlaşmalara binaen Türkiye’ye gaz satışına önem veriyor. Türkiye’nin de enerji açığı ve gaza ihtiyacı var.
Selahattin Eyyubî’nin Kudüs’ü fethetmeden önce, yirmi yıl İslam ülkeleri arasındaki ihtilafları halletmek için uğraştığı ve ümmet bilincini oluşturduktan sonra işe başladığı gerçeğinden hareketle bu gün işimizin çok daha zor olduğunu söyleyebiliriz. Batı dünyasının haksız tutumları karşısında İslam dünyası ortak meselelerine sahip çıkamıyor. Çünkü son tahlilde gücümüz yetmiyor. Bunun başat nedeni ise, İslam dünyasının parça parça olması, her bir İslam ülkesinin kendi özel çıkarlarına odaklanmış yönetimlere sahip olmasıdır.

Bu gün ismi “İslam İşbirliği Teşkilatı” olarak değiştirilen, 1969 yılında Kudüs’teki el Aksâ mescidinin bir Yahudi tarafından kundaklanması girişimi üzerine kurulan “İslam Konferansı Teşkilatı”nın o tarihten bugüne kadar Kudüs sorununu çözme yolunda hemen hiçbir önemli icraatı olmamasına rağmen, Kudüs konusu 20 yıl öncesine kadar gündemin ilk sırasını işgal ederdi. İslam ülkeleri hiçbir konuda bir araya gelemeseler dahi Filistin konusunda ortak bir tepki oluşurdu. Bugün ise Filistin hem gündemin ilk sırasında değil hem de İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) Olağanüstü İstanbul Toplantısına katılım profilinden hareketle artık birlikten de söz edilemez durumda. Buna rağmen Zirvede, “Başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti’ni tanıdığımızı ilan ediyoruz” şeklinde bir karar alınmıştır. Ancak bu şekildeki bir tanıma psikolojik etki açısından önemli ve anlamlı olmakla beraber bir o kadar da sorunludur. Zira Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti ilan edilmesi, Kudüs’ün % 87’sini oluşturan Batı Kudüs’ün de İsrail’in başkenti olarak kabul edilmesinin önünü açmak anlamına gelen bir adımdır. Konunun Amerika’nın vetosuna rağmen BM Genel Kuruluna taşınması ise İİT’nın başarı hanesine yazılabilir.
Kudüs konusunda Arap dünyasının durumu tam bir fecaat. Tramp'ın son çıkışından hareketle Mısır, Suud ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin oluşturduğu Küre koalisyonun duruma karşı olması bir yana kelimenin tam anlamıyla Kudüs’ü satması söz konusu. Kabul etmek gerekir ki kendi topraklarını koruyamayanlar Kudüs'ü de kurtaramaz. Mahattan’a çevirdiği Kâbe’yi Suud’un işgalinden kurtaramayan İslam dünyası Kudüs'ü küresel emperyalistlerden hiç kurtaramaz. İslam ülkeleri bu dağınıklıkları, ekonomik acıdan güçsüzlükleri; siyasi, idari, hukuki yapıları ile sadece bağırmak, çağırmaktan öte bir şey yapamazlar. Haddimizi, hududumuzu ve gücümüzü bilelim. Siyasetin gazına gelmeden akıllı ve makul işler yapalım. Hepsinden önemlisi de Müslümanlar kendi yurtlarını daru’s selam/esenlik yurdu yapmadan/yapamadan Kudüs’ü nasıl sulh ve selamete kavuşturacaklar? İşe önce kendi evimizden başlamak gerekir. İslâm dünyası Moğol ve Haçlı saldırılarından bu yana hiç bir dönemde, bu kadar çaresiz, bu kadar perişan, bu kadar kaotik durumda olmamıştı.
Filistin sorunu tek başına Filistinli gençlerin zayıf omuzlarının kaldıramayacağı ağırlıkta bir sorundur. Sadece onların çözemeyeceği ve üstesinden gelemeyeceği kadar büyük bir davadır! Buna rağmen Filistinliler toprakları için, canları pahasına, yıllardır savaşıyorlar. Çünkü Stratejik olarak Filistin, "terk edilebilecek" bir yer değildir. Zira Ön Asya’nın kapısıdır, oraya egemen olan, Ön Asya'nın tamamına hâkim olur. Bütün bunlardan daha önemlisi ise; Arz-ı Mevdud yalanının merkezi olmasıdır. Yahudi işgal ve yayılmasının gerekçesidir. Bu bağlamda Filistin için, özellikle Kudüs için ne pahasına olursa olsun savaşmak farzdır.

Küresel güçler siyasetlerinin icrası için önce Suud krallığında sessiz bir darbe gerçekleştirildi. Ardından Selefî/Vahhabî baş müftü, selef-i sâlihinin kemiklerini sızlatarak “Siyonizme karşı mücadele etmek haramdır” fetvasını yayınladı. Birkaç gün sonra sistemin beslediği bazı köşe yazarları, “Kudüs konusu Filistinlilerin konusudur. Bize ne? Hiç Suudlu öldürmüş bir Yahudi yok ama Suudlu öldürmüş çok Filistinli var” demeye başladılar. Hatta Filistin’i yalnızlaştırmaya matuf ve Siyonizm’i haklı göstermek için; “Orası Musevilerin üç bin yıllık vatanıdır ve onlar vatanlarını savunuyorlar, onlara saldıran ise Filistinlilerdir” diyeni de oldu. Küreci yardakçılar Filistin’e ve Kudüs’e ihanet ettiler. İleride bir gün etrafına inşa ettikleri gökdelenlerle Manhattan’a çevirdikleri Kâbe’yi ve Haremeyn’i de satarlarsa sürpriz olmaz.

"Küre Koalisyonu, bağımsızlık referandumu, Katar darbesi, Körfez/S. Arabistan oyunu, Saray entrikaları ve gözaltına alınan prensler, NEOM projesi, nihayet bir tür savaş ilanı kıvamında Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etme cüreti oradan başladı.”
Dünyaya ağır fatura ödeten ve ödetmeye devam eden Siyonistler, kuklaları marifetiyle emellerini gerçekleştirmek için ileri karakollarını harekete geçirdiler. Müslümanların içinde bulunduğu aymazlığı ve güçsüzlüğü daha derin sorunlara dönüştürmek için bir adım daha attılar. Duamız o ki; bu ihanetler Müslümanların gerçek düşmanlarını, işbirlikçilerini ve hainleri tanımalarına ve ona göre pozisyon almalarına vesile olur.

Devam edecek.

Yorumlar   

# Okday 14-01-2018 14:41
Söyleyecek çok söz var ama burdan bir kaç tanesini paylaşmak isterim. Örneğin; Batı güçlerine Irak'ı teslim etmeyecektik, örgü oradan başladı sökülmeye.(İsrail'in Filistine girdiği zamanı hariç).
Suriye'nin karışmasını engellemeye çalışmalıydık.
Arabistan'ı,Suudlara vermeyecektik.

Muhafazekarlığı islam sanmayacaktık.

Kendimizi dev aynasında görmeyecektik.

Davalarımızı,politik sloganlara teslim etmeyecektik.

Ömer kardeş, emeklerine sağlık ama seninde vurguladığın gibi bu konu hakkında daha çok kafa yormak ver yazmak gerekiyor.

Selamlar.
Cevap | Alıntıyla Cevapla | Alıntı