İnsan, doğası gereği, bildiği doğruları başkalarının da sahiplenmesini, yani ‘öteki’nin de kendisi gibi olmasını ister. Buna en genel manada, insanın ‘dünyayı değiştirme’ arzusu da diyebiliriz. Başkalarını bir şeye yahut bir yere ‘davet’ etmenin ardındaki temel mantık budur.

Burada insan şöyle düşünür: “Ben varım ve benim dışımda da ‘başka’ bir dünya var. Bu dünya benimle, benim ideal ve beklentilerimle uyumlu olduğu oranda, ‘iç barış’a ve ‘ruh dinginliği’ne sahip olabilirim. Fakat biliyorum ki, benim dışımdaki dünya, benim ‘gerçeğimin’ farkında değil ve benimkinden farklı eğilim ve gayeleri takip ediyor! Gerçeğin sahibi olarak, burada benim görevim, başkalarını da, sahip olduğum gerçek hakkında bilgilendirmek ve onları da benim gerçeğime sahip olmaya ‘davet’ etmektir!” İşte, insandaki ‘dünyayı değiştirme’ arzusunun ardında, esasen, bu düşünce yatmaktadır.

Tabii bu, ‘samimi’ olanlar için geçerlidir. ‘Batıl’ davalar için gayret gösterenlerin ‘çağrı’sını güden saik başkadır. Onların çabası, temelde ‘çıkar’ yönelimlidir ve bu yüzden her hangi bir ‘değer’ taşımaz.

Etrafımıza baktığımızda insanları ‘kendi gerçekleri’ne davet eden sayısız kişi veya grup (yapı, cemaat, hareket, parti, vs.) görürüz. Hepsinin iddiası, hakikati kendilerinin temsil ettiği yönündedir. Fakat bir de mantığın şaşmaz kuralları vardır. Bu kadar çok sayıda ve birbiriyle çelişen iddianın aynı anda doğru olması mümkün değildir. Bunların içinde ya sadece biri doğru olmalı ya da hepsi birden yanlış olmalıdır (bazılarının yahut hepsinin kısmi doğrulara sahip olması da bu kuralı değiştirmez).

İnsan, zaafla malul olduğuna göre, beşeri iddiaların tümüne şüpheyle bakılabilir. Fakat bu bizi agnostisizmin tuzağına düşürmemelidir. Eğer gerçeği bulmak, insan için, daima beyhude bir çaba olacak olsaydı, o zaman, yaşamın da bir anlamı kalmazdı. Bu, aklın ve vicdanın kabul edebileceği bir şey değildir. Gerçek var olmalıdır ve samimi bir şekilde arandığında, bulunmalıdır.

Burada şu soru karşımıza çıkar: “iyi güzel de, gerçeği kim söylüyor? Kime inanacağız?” Bu soruya, mutad olduğu üzere, şu şekilde cevap verilebilir: “gerekli araştırma yapılırsa, gerçek bulunur.” Fakat bendeniz bu yazıda başka bir şey yapacağım ve sorunun formatını değiştirip, cevabı başka bir zaviyeden bulmaya çalışacağım.

Kanaatimce soruyu şu şekilde sorarsak, kime inanılması gerektiği konusundaki soruya da daha doyurucu bir cevap bulabiliriz: “davet kimin hakkı olmalıdır?”

Bu soru, kaçınılmaz olarak, birilerinin ‘hakları olmadığı halde’ davette bulunduğu düşüncesini akla getirir ki, etrafımıza baktığımızda, bu türden çok sayıda kişi veya grubu görebiliriz.

Bu soru, aynı zamanda (ve yine kaçınılmaz olarak) Tanrı kavramını da tazammun eder, çünkü eğer davette bulunmaya hakkı olan biri varsa, onun (mantık gereği) Tanrı’dan başkası olamayacağı da çok açıktır.

Bunu Dostoyevski’nin meşhur sözünden yola çıkarak ispatlayabiliriz. Dostoyevski ne demişti?: “Eğer Tanrı yoksa her şey mübahtır!” O, bunu ‘ahlak’ alanına ilişkin olarak söylemişti ama biz konuyu rahatlıkla ‘gerçeklik’ alanına da taşıyabiliriz. Çünkü eğer ‘iyi’ ve ‘kötü’nün kriterlerini Tanrı belirliyorsa, bunu, bir ‘bilgi’ye göre yapıyor olmalıdır. Bu da, O’nun bilgisinin (tıpkı Zatının olduğu gibi) kusursuz olduğu (yani Tanrı’nın herhangi bir konudaki sözlerinin ‘kesin doğru’ olduğu) anlamına gelir. Kısacası, Tanrı’nın ‘iyi’ dediğinin iyi, ‘kötü’ dediğinin de kötü olmasının nedeni, O’nun ‘mutlak ilme’ sahip olmasıdır. O halde, Dostoyevski’nin sözlerini şu şekilde de okuyabiliriz: “Eğer Tanrı’nın sözleri gerçek değilse, gerçek olmaya layık söz de yoktur!”

Eğer Tanrı’nın varlığını veya O’nun vahyini kabul ediyorsak, bu durumda, “davette bulunma hakkı”nın kime ait olduğu sorusuna da cevap bulmuş oluyoruz (burada ateizm veya deizm tartışmasına girmiyoruz, çünkü konumuz o değil).

Çünkü kusurlu bir varlık (bilgisi de kısıtlı olacağı için), insanları ‘hakka çağırma’ hakkına sahip olamaz. Bu hak, ancak, Kusursuz Varlığa ait olabilir!

Biliyor musunuz, bu husus, Kur’an’da da bu şekilde ifade olunuyor! Hem de gayet veciz bir şekilde ve başka tazammunları da olarak. Nerede mi? Gâfir Suresi’nde.

Gâfir (ya da Mümin) Suresi’nin 43. ayetine baktığımızda, burada ‘davette bulunma hakkı’ şeklinde tercüme olunabilecek bir ifadenin (leyse lehû da’vetun) dikkat çekici bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Orijinal ifadenin bu şekilde çevrilip çevrilemeyeceği tartışılabilir; ancak bendeniz, Mevdudi tefsirinin mealini yapan heyetin takdirini makul buluyorum ve içinde bu ifadenin de geçtiği 43. ayetin şu şekilde tercüme edilebileceğini düşünüyorum:

“İmkanı yok; gerçekten sizin beni kendisine davet etmekte olduğunuz şeyin, dünyada da, ahirette de, davette bulunma (hakkı, yetkisi, değeri, gücü)sı yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Allah’adır. Haddi aşanlar, onlar ateşin halkıdırlar.”

Ayette parantez içerisinde sayılan kelimelerin (‘hak’, ‘yetki’, ‘değer’, ‘güç’ vb.) orijinal metinde bir karşılığı olmasa da, bendeniz, Türkçe’ye aktarılırken (“davette bulunması yoktur” şeklinde bir ifade anlam yönünden eksik kalacağı için) metne parantez içi bir ziyade yapmakta, yani “leyse lehû da’vetun” şeklindeki orijinal ifadeyi “davette bulunma hakkı yoktur” şeklinde tercüme etmek de her hangi bir mahsur görmüyorum.

Fakat bu ifadeyi doğru yorumlamak için, ‘bağlam’ın ve surenin ana konularının da iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Sure, Hz. Peygamber’in davetinin zorluklarla karşılaştığı ve mücadelenin iyice kızıştığı bir dönemde (Habeşistan’a hicretin hemen öncesinde) nazil olmuştur. Bu dönemde, taraflar, yani hakka çağıranlar ile hakka engel olanlar bellidir; fakat bir de hakkı tanıdığı halde, hakkın yanında yer alıp almama konusunda tereddüdü olanlar vardır. Bunların hak dava tarafında yer alması, hak ehline mücadelenin seyri değiştirebilecek türden bir ‘psikolojik avantaj’ sağlayabilir. İşte ilgili ayet, benzer bir zorluğun yaşandığı, yani Hz. Musa davetini açıkladıktan ve hak ehli ile batıl ehli arasındaki saflar belli olduktan sonra, mücadelenin iyiden iyiye kızıştığı bir dönemde bu türden bir kararı almış bir ‘mümin’in övüldüğü pasajda geçmektedir. Bu kişi, Firavun’un sarayında önemli bir mevkide bulunmaktadır ve imanını belli bir süre gizlemiştir. Fakat Firavun, Hz. Musa’yı öldürmeye karar verdiğinde, imanını açığa vurmuş ve alınan kararın muhtemel sonuçları konusunda, Firavun’u ve saray erkanını uyarmıştır (Hz. Musa ve ‘mümin kişi’ ile ilgili bölüm, surenin 23-55. ayetleri arasını kapsamaktadır. Doğrudan ‘mümin kişi’den bahsedilen ayetler ise toplamı 33 ayetten oluşan bu pasajın büyük bölümünü oluşturmaktadır). Kimliğini izhar eden müminin, bu kararın muhtemel sonuçlarını hesap ettiğini de görüyoruz! Çünkü 44. ayette: “ben işimi Allah’a havale ediyorum” diyor ki, bu ifade, Firavun’un kendisi hakkında da ‘ölüm kararı’ verebileceğini hesap ettiğini gösteriyor. Fakat bir sonraki ayetin açık ifadesinden anlaşılıyor ki, Firavun bu emeline ulaşamıyor. Zira Allah, bu mümin kulunu, Firavun’un yapmayı düşündüğü ‘kötülük’lerden koruyor ve neticede Firavun ile ashabını azabın kötüsüne çarptırıyor.

Bu kıssada, konumuzla ilgili olarak iki husus dikkat çekmektedir: ilki, davete kimin hakkı olduğu, ikincisi de, bir müminin, davet sahibi peygamber yaşarken ‘davet’te bulunup-bulanamayacağı ile ilgilidir. Her ikisi husus da önemlidir ve her ikisi üzerinde de ayrı ayrı durulmalıdır.

41-43. ayetleri dikkatli bir gözle incelediğimizde, ilk hususa ilişkin olarak doğrudan ve net bir tespitin yapıldığını söyleyebiliriz. Çünkü 41. ve 42. ayetlerde mümin kişinin, Firavun ve ashabını ‘kurtuluş’a (yani, ‘necât’a, sebilu’r-reşâd’a, yani Hz. Musa’nın davetini kabul etmeye) çağırdığı; Firavun ve ashabının ise, onu ateşe (yani küfr ve şirke) davet ettiği; 43. ayette de, mümin kişiye yapılan bu davetin “dünya ve ahirette haklı bir gerekçesinin olmadığı” ifade olunmaktadır.

Buradan çıkan sonuç şudur: ‘kurtuluş’ vaadiyle insanlığı kendisine (aslında küfre ve şirke) çağıran beşeri ideolojilerin, kurtarıcıların, Mesihlerin, dâilerin, hakikat müddeilerinin, vs. böyle bir “davette bulunmaya hakları yoktur.” Sureye göre, Firavun da, bu çağırıcılardan biridir ve onun bu iddiası da reddolunmaktadır. Zira mümin kul, Hz. Musa’nın davetini reddedip onu öldürme kararı alan Firavun’a bu yaptığının neticesinin önceki kavimlerin uğradığı azaba uğramak olabileceğini hatırlattığında, Firavun, alttan alarak: “ben sadece doğru olanı yaptığıma inanıyorum; benim görüşüm böyle. Ben sizi ‘doğru yol’a (sebilu’r-reşâd) götürmeye çalışıyorum” diyor. Yani Firavun’un (ve onun şahsında batıl din ve ideolojilerin) iddiası da, insanlığı ‘kurtuluş’a götürmektir. Fakat 43. ayetin açık beyanına göre, bu iddia asılsızdır. Çünkü “ne dünyada ne de ahirette” (yani hiçbir surette) Allah’tan başkasının “hidayet etme gücü yoktur.” Yol, Allah’ın yoludur; doğruyu ancak O söyler. O’nun dışındakilerin çağrısına, işte bu yüzden, itibar edilmez, edilmemelidir.

Gafir Suresi’nde dikkatimizi çeken ikinci husus ise, bugünkü Müslümanların kulak kabartması gereken önemli bir mevzuyla ilgilidir. Bu da, çağrı sahibi bir peygamber var iken, bir müminin çağrıda bulunup bulunamayacağı konusudur.

Ayetlerin zahirinde buna dair açık bir ifade bulunmamakla birlikte, kanaatimce, kıssanın seyrine bakıldığında, böyle bir neticeyi çıkarmak mümkündür. Çünkü biliyoruz ki, bu mümin kişi, Hz. Musa zamanında yaşamaktadır ve 41-43. ayetlerin açık ifadelerine göre, Firavun ve ashabına “davette bulunmaktadır.” Buradan net olarak şu netice çıkar: bir peygamber çağrıda bulunurken, her hangi bir mümin, o peygamberin daveti ile uyumlu olmak kaydıyla, insanlara “davette bulunabilir.” Yani çağırıcının çağrısı, peygamberin çağrısıyla aynı içeriğe ve mahiyete sahipse, o çağırıcının çağrıda bulunma hakkı vardır. Buradan da şu sonuca ulaşabiliriz: peygamberin çağrısıyla uyumlu olmak şartıyla, peygamberin vefatından sonra da, mümin kişilerin, insanları peygamberin çağrısına tabi olmaya çağırma hakkı vardır.

Ve bütün bu sonuçlardan hareketle, Muhammed (AS)’ın ümmetinden olan ‘mümin kişiler’ için de bir neticeye ulaşmak mümkündür. Yani Hz. Peygamber’in Ümmeti de, onun çağrısıyla uyumlu olmak kaydıyla, insanları onun davet ettiği şeylere çağırabilir.

Peki, buradaki ‘mümin kişiler’in vasfı nedir? Her müminin böyle bir hakkı var mıdır?

Bu soru önemlidir ve ciddiyetle cevaplanmalıdır.

Gafir Suresi’nde ‘mümin kişi’ ile ilgili kıssanın geneline baktığımızda, bu kişinin ‘statüsü’ konusunda bazı dolaylı çıkarımlarda bulunabiliyoruz. Firavun’un bu kişiye verdiği ‘yumuşak’ cevaplara bakıldığında, bu kişinin, sarayda önemli bir mevkide olduğu neticesine ulaşılabilir. Fakat bu, bizi, “davette bulunmak” için, yönetsel mevkilerde veya toplumda ‘itibar’lı konumlarda bulunmanın zorunlu olduğu şeklinde bir sonuca götürmemelidir. Bilakis, bu kişinin Firavun’la diyaloğuna baktığımızda gördüğümüz husus şudur: mümin kişi, Firavun’la tıpkı Hz. Musa gibi konuşmaktadır. Önce söze ‘kavl-i leyyin’ ile (yumuşak ifadelerle) başlamakta, sonra uyarılarının şiddetini artırmakta ve nihayet restini çekip verilebilecek en ağır cezaya da hazır olduğunu ifade etmektedir!” Bunun yanında, ‘davet’i, içerik itibarıyla, Hz. Musa’nın davetinin aynısıdır. Firavun ve ashabını, küfr ve şirkten uzak durmaya, Allah’ın dinine tabi olmaya çağırmakta, bunu yapmadıkları takdirde de azaba duçar olacakları yönünde uyarmaktadır. Yani bu mümin kişi, ne yaptığını, ne söyleyeceğini ve sözlerinin ne gibi sonuçlara yol açabileceğini ‘bilmektedir.’ Kısacası, konuştuğu konunun bilginidir, alimidir!

İşte peygamber yaşarken de, peygamberin vefatından sonra da, “davette bulunma hakkı”nın kimde olduğuna dair soruya bu şekilde cevap bulmuş oluyoruz.

Evet, davette bulunma hakkı alim(ler)indir!

Ve Allah’ın Resulü, bir hadisinde bu hususu gayet güzel bir şekilde ifade etmiştir: “peygamberlerin varisleri alimlerdir.”

Niçin alimlerdir de, zenginler, hükümdarlar veya bir başka sınıf değildir?

Çünkü Allah’tan en çok ‘alimler’ korkar da ondan! (Fatır:28)

Bilmeyen, nasıl korkacak veya korkutacak ki! Bilmeyen, insanlara nasıl gerçeği anlatacak ki! Bilmeyen, nasıl ‘davetçi’ olabilecek ki!

Hatırlayalım ki, vahiy bizatihi ‘ilim’dir. “Sana gelen ‘ilim’den sonra, onların hevalarına tabi olursan…” ayetlerinde (Ra’d:37, Bakara:145) bu husus açıkça beyan edilmiştir. O halde, vahye çağıracak olanın, ‘ilim’ sahibi olması gerekir. Aksi takdirde, insanları yanlış yöne yöneltebilir. Bu da vebal doğurur.

Peki, her insanın ‘alim’ olması mümkün olmadığına göre, sıradan müminler, bildikleri doğruları başkalarıyla paylaşmayacaklar mıdır?

Elbette ki bu söylenemez. Fakat burada yine bir hassasiyet olmalıdır. Yani, doğru olduğuna inanılan şey hususunda itminan sahibi olunmalıdır. Bu şartla, herkes bildiği doğruları başkalarıyla paylaşabilir, paylaşmalıdır.

Ve kesinlikle, mutmain olunmayan hususlarda başkalarına davette bulunulmamalıdır.

Bir de ‘itaat’ meselesi var.

Müminlerin itaatine hak kazanmak için, bazı hususlarda bilgi sahibi olmak yeterli değildir. Bunun için, kelimenin tam anlamıyla ‘alim’ olmak, daha doğru bir ifade ile, ‘otorite olmuş alim’ olmak gerekir. Aksi takdirde, (aynı dönemde standart düzeyde veya düzeyleri farklı bir çok alim olabileceği için) vahdet yerine, parçalanma ortaya çıkar. Bugünkü genel tablo da bundan başkası değildir.

Sonuç olarak, “davette bulunma hakkı”nın esas itibarıyla ‘alim’de olduğunu söyleyebiliriz. Başkalarının da bizim sahip olduğumuz doğrulara sahip olmasını istemek (yani ‘davette bulunmak’) insani ve doğal bir duygudur. ‘Dünyayı değiştirme’ arzusu da öyledir. Fakat bu arzu, ancak ve ancak, sahici manada ‘ilme’ sahip isek meşru olur. Bunun dışında vebal doğurur.

O nedenle, günümüzde örneği çokça görüldüğü üzere, üç-beş kişinin (veya sayıca çok daha fazla kişinin) bir araya gelerek oluşturduğu (‘ilim’ yönünden eksik) yapılar, ne yaptıklarına, yaptıklarının vebal doğurup doğurmadığına, bildiklerine inandıkları şeylerin gerçekten ‘bilgi’ olup olmadığına ciddiyetle bakmalı; kendilerini bu açıdan kritik etmeli ve ‘olmadıkları’, ‘yapmadıkları’ veya ‘yapamayacakları’ şeyler noktasında insanlara ‘davet’te bulunmamalıdırlar.

Davet haktır, itaat sorumluluktur.

Fakat elbette ki ‘hak edene!”