Yaşadığı korku ve endişe kapı çalışına yansımıştı. Belli belirsiz tıkırtıya açılan kapıdan Ebu Cehil belirmişti. Ne isteyeceğini sanki tahmin eden Ebu Cehil’in ters bakışları altında, kendisine ait olan maldan bir kısmını istemişti titreyen bir sesle. Üzerindeki elbisesi lif lif olmuş bu genç, Ebu Cehil’in velayetinde bir yetimdi. Cevap verme lüzumu bile hissetmeden kumların üzerine iteleyip kapıyı çoktan kapatmıştı. Olayı uzaktan seyredenler biraz da işin matrak tarafını arttırmak için; “senin derdini Muhammed çözer ona git” demişlerdi. Bir “umutla” çıkmıştı huzuruna. Gözleri buğulanarak dinleyen Peygamber, şefkatle kavrayarak gencin elini, dikilmişti Ebu Cehil’in karşısına. Bir yetimin derdini yetimden daha iyi kim anlayabilirdi? Hz. Peygamberin: “yetimin hakkını ver” sözüne karşılık bile veremeden, titreyen elleriyle vermişti yetimin hakkını. Muhtemel kavganın seyircileri, şaşkınlık ve dehşet içindeydiler. Ne olmuştu da günahını bile vermeyen Ebu Cehil itirazsızca vermişti parayı. Bu soru kendine sorulduğunda ;“siz benim gördüğümü görmediniz.”demişti, gördüğü; Hz peygamberin “kararlı duruşuydu”. Kim durabilirdi, Allah için yola çıkmış insanın önüne? Ve Âlemlerin Rabbi, yetime yapılan zulmü, tüm insanlığa yapılan zulüm olarak görüp; “yuh olsun o namaz kılanlara” diyerek, sahte dindarlığı deşifre etmişti.

Sahte dindarlık

Yoksulu doyuracak, yetimi itip kakmayacaksın. Aslından özetliyordu dünyaya bakış açısını İslam’ın. Mekke’de müstekbirlerin kurduğu zorba sisteme yönelik bir “karşı devrim”di bu. “Senin dinine inanırsak biz aç kalırız” diyen, kendi tokluğu için diğerini aç bırakan, ezilenlerin feryadına kulak tıkayan zihniyetin hayat damarlarını kurutuyordu. Onlar için iki tür insan vardı; efendiler ve köleler. Ve bu anlayışlarını Hz. İbrahim’in dinini toptan reddetmeden, yeniden dizayn ederek; O’nun dinini, isminin saygınlığını, Kâbe’nin kutsaliyetini, kurban, namaz, hac ritüellerini sürdüregelmişlerdi. Âdemoğlu dün Mekke’de olduğu gibi, bugünde dine karşıtlığını dine yaslanarak, dini literatürü kullanarak yapmıştı. Zaman içinde değişen sadece ton farklılıklarıydı. Yetimin üşüyen ayağına ayakkabıya dönüşmeyen hatimler, fakirin sofrasına aş olmayan salavatlar, banklarda sabahlayan kimsesizlere sıcak bir yuva olmayan namazlar…Burçlar sahibi firavunlar misali, kaybettiği tanrıyı, fakirin sofrasında değil, gökdelenlerde arayan kapitalist Müslümanların, “komşusu açken tok olan bizden değildir” diyen Allah Resulü’nün getirdiği dine mi ,yoksa kendi icadı; “paralel dine” mi iman ettiğini yeniden sorgulaması gerekiyordu.

Din; yaratılanla yaratan arasındaki bağ/yoldu. Sorumluluk ve duyarlılıkla donatılmış İnsan, kendisinin ve mahlûkatın geleceği için bu bağı koparmadan, diğerinin vuslatı önüne engel olmadan, emanetin emin eli olarak sürdürmeliydi bu yolu. İtaat ile kulluk arasındaki ilişkinin sürdürülebilirliliği kişinin, bireysel ve toplumsal yaşamındaki dini referansları ve bu referansların hayat üzerindeki belirleyiciliğiyle anlaşılacaktı. Artan dini görüntülere rağmen, dindarların(!); hak ve adalet duygusundan uzaklaşması, zenginle, fakir arasındaki makasın açılması, güven/adalet ortamının azalması, tesettürlü sayısı artarken, ahlaksızlığın azalmaması sahte dindarlıktan başka ne idi? Varoşlarda yaşayan insanların derdinden bihaber, garibanlardan arındırılmış modern gettoların lüks mabetlerinde cemaatle kılınan namazlar, çekilen tesbihler, VİP hac ve umre turları, hesaba yatırılarak kesilen kurbanlar, dilenciye atılan üç-beş kuruşluk sadakalar, hangi dine aitti ve kaybettiği insanlığına ne katacaktı?

Sahtesini aslından ayırt ettirip, kirlenen vicdanları temizleyecek dinin mirengi noktasını her zaman; hak, adalet ve barış oluşturmuştu. Bu kavramlar, insanın kendi cinsiyle, yaratanıyla ve diğer mahlûkatla arasındaki ilişkilerinin her anında ve alanında hayatta olmalı, ibadetlerde bu ilişkinin bir izini taşımalı. İbadet, Rabbin yeryüzünde kurduğu sisteme saygı ve ona boyun eğiştir. Varlık, kendi diliyle yaratanını zikrederken, insan; aç gözlülüğüyle, ekolojiyi/sünnetullahı tahrib etmeden, varlığı kendine emanet olarak görüp, onların yaşam haklarına saygı göstermeliydi. Çünkü kulluk, yaratanı takdis edip göğe çıkararak değil, onun iradesini yeryüzüne indirerek, emanet gözetilerek yapılabilirdi ancak. Hayatla bağı koparılmış ibadetlerle kurulamazdı bu bağ. Hz. Şuayb’a; “Seni putlarımıza tapmaktan salâtın mı engelliyor”, denilmesi; ibadetle sosyal hayatın bölünmez bütünlüğüne itirazdı. Kulluktan bahsedilen yerde; yoksulu doyurmaktan, yetimin gönlünü almaktan, emeğin karşılığını vermekten, yardımdan, paylaşmaktan, adaletten bahsedilmiyorsa yapılan sadece gösteri olurdu. Namaz zengin ile yetimin aynı safta buluşmasını zorunlu kılıyordu. Bireyin tekâmülü için ibadetin gerekliliği kadar, ibadetin kabulü için de, bireyin çevresi ile ilişkisi önemliydi. Çünkü ibadet, itaatle iç içeydi ve hayata, pörsüyen insani ilişkilere yeniden ruh katardı. Bu duyarlılığı içinde barındıran ibadet, kalbi arındırırken, arınmış kalpte toplumu arındıracaktı. Bireysel ve toplumsal hayatı değiştirmeyen ibadet ise, sadece gösteriş olarak kalacaktı.

Maun iki dünya görüşünün en net biçimde ayrıştığı surelerden biriydi. Yığarak elde edilen malı koruyabilmek adına daha çok zulmeden, mülkün kölesi olan insana vermeyi, malın esaretinden kurtularak özgürleşmeyi öğretiyordu. Biri yemek için yaşarken diğerinin yaşamak için yediği, iki ayrı dünya .. Göğe çekilen bir tanrı ise mülkün esiri insanın tercihiydi. İtiraz; Tanrı’nın varlığına değil, hayata müdahalesineydi. Bireysel ibadetler, toplumsal sorumluluğa dönüşmediği müddetçe de hiçbir zararı yoktu ve hatta teşvik bile edilebilirdi. Oysa İslam; yetimi ve fakiri gözetmeyi, ibadetin kabulü şartına bağlayarak, dini; hayatın merkezine koymuştu. Kötülüklerden koruyan; namaz, yardımlaşmayı teşvik edici mali yükümlülük; zekât, kanı değil takvası Allaha ulaşan; kurban, birlik beraberliğin vurgulandığı ümmet bilincinin zirvesi; hacc. Bu yönüyle ibadetler, hakka ve halka bakan yüzüyle çift yönlü bir ilişkiyi gerekli kılıyordu.

Yardıma engel olmak..

Vahşi kapitalizmin teorisyenleri, yardımı kendine düşman saymış; “Hayatta kalma sürecinde insana yapılacak müdahale hem boşuna hem de zararınadır. Zayıfların ayıklanmasına müdahale toplum standardını düşürür. Acılara engel olunmamalıdır çünkü acı tedavi edicidir. Acıyı önlemek şifayı önlemektir. Yardım insanı tembelleştirir. Girişim ruhunu öldürür” demişti. (Herbet Spencer) Şeytan, yaptıklarını süslü göstererek, bu vicdansızlığı fakirin lehineymiş gibi sunmuştu. “İyilikten men ederler.”

İnsan, aktif iyi olarak, iyiliğin yanında olmadığı zamanlarda, paylaşımın ve paylaşanın düşmanı olmuş, aktif kötünün yanında saf tutmuştu.

Modern zamanlarda vahşi kapitalizm biraz daha yumuşarken, bireyler; vicdanlarını, liberal Batı’dan ithal ettiği STK’lara emanet etmişlerdi. Müslümanlar, üyesi olduğu sivil toplum örgütleri ya da bağlı bulunduğu cemaatlere verdiği yardımlarla, sorumluluğunu sırtından atmış, vicdanını rahatlatmıştı. Birilerinin gözyaşlarıyla yoğrulan, hakkı verilmeden elde edilen servetin kararttığı vicdanını, kurumlara, ya da cemaatlere yaptığı yardımlarla aklamaya çalışıyordu. Ama bu onu insanileştirmeyecekti, çünkü fakirle yüz yüze gelmeden, onu kardeşi olarak görmeden, sofrasını ve yüreğini açmadan yapacağı yardım sadece gösteriş ve rüşvet olmanın ilerisine geçmeyecekti. Diğer taraftan, küresel ve emperyal güçlerin, Müslüman coğrafyada etnik ve mezhebi kışkırtmalarla çıkardıkları iç savaşlara karşı, İslami grup ve STK‘ların, ümmet ve vahdet eksenli bir direniş oluşturma yerine; taraf olma, ya da yıkımın sonucunda oluşan milyonlarca yetim ve fakirden bir küçük bir kısmına bir tas çorba ulaştırma aymazlığı da, üzerinde düşünülmesi gereken başka bir problem olarak ümmetin önünde durmaktaydı. Bu anlamda Maun; Müslümanlara, mülkiyet ve kulluk arasında ilişkiyi yeniden öğretiyordu. (MAUN SURESİ.VELİ KURT)