“Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok aklı başında birisin!” (Hud, 87).
قَالُواْ يَا شُعَيْبُ أَصَلاَتُكَ تَأْمُرُكَ أَن نَّتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَن نَّفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاء إِنَّكَ لَأَنتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ

NAMAZ ŞUAYB’İN KILDIĞIDIR
Medyen halkına elçi olarak görevlendirilmişti Şuayb (a.s). Her elçi gibi o da usule uygun şekilde kavmini uyarmıştı. Bu ayetten anladığımıza göre müşrik Medyen halkı nazarında Şuayb (a.s) halim-selim ve reşid/olgun birisidir. Müşrikler nazarında Şuayb aynı zamanda zayıf birisidir ama kabilesi güçlü olmalı ki, onun hatırına Şuayb’a ilişmemektedirler. (91. ayet). Bu yönüyle Muhammed (a.s)’la büyük bir benzerlik göstermektedir.

Şuayb Nebî kavmini uyarırken tevhid akidesinin yanında, ölçü ve tartı; halka, mallarını eksik vermeleri gibi hususunun bilhassa öne çıktığı görülmektedir.
Medyenlileri, Şuayb’i taşlayarak recm etmekle tehdit edecek denli kızdıran şey iki başlıkta toplanmaktadır: Birincisi Şuayb’in, atalarının taptığı putlara tapmaktan vazgeçmelerini istemesi, ikincisi de, malları üzerinde diledikleri gibi tasarrufta bulunmalarına müdahil olmasıdır. Medyen kâfirleri, Şuayb’in bu iki önemli inzarını, Şuayb’in namazına bağlamaktadırlar. Bu bağlantı son derece ilginç ve bir o kadar da öğreticidir.

İlginçtir, çünkü müşriklerin mesajı doğru anladıklarını, yani Şuayb’in ‘halka indiğini’ göstermektedir. Öğreticidir, çünkü demek ki namaz, Şuayb’in namazı gibi olmalıdır. Namaz diye Şuayb’in namazına denir. Bir namaz ibadeti, -en başta onu ifa edenin soyut veya somut putlarını terk ettirmiyorsa; namaz kıldığı halde kişi cahiliyenin kirlerinden arınamıyor, atalarından devraldığı cahiliye kalıntılarını üzerinden atamıyorsa, malını kendi arzuları ve kapitalist sistemin buyrukları doğrultusunda değil, tamamen Allah'ın buyrukları ve Rasullerin sîretleri üzere kullanmıyorsa, o kişinin kıldığı namaz değil, bir ‘boş vakit’ etkinliğidir.

Bir namaz (salat) düşünelim ki, müşriklere, atalarının taptıkları putlara tapmayı terk ettiriyor ve mallarını, başka bir gücün emrine veriyor! Namaz bir ibadet ve itaat biçimi olarak böyle bir emir ve nehiyde bulunamayacağına göre, bu sözü nasıl anlamak gerekir? Bu bir kinayedir. Müşrikler, Şuayb (a.s)’ın, tevhid itikadının tam yansıması olan salâtının mahiyetini iyi kavramışlar; ayet olarak da, namaz kılan bir müminin hayatında, atalardan miras alınan putperestlik adetlerinin olamayacağını ve ayrıca malı üzerinde dilediği gibi (keyfe ma yeşâ) tasarrufta bulunamayacağını, malını, onu veren Allah'ın rızası doğrultusunda harcayabileceğini kinaye yoluyla anlatmaktadır.

Toplumu cahiliye tortularından arındırmayan namaz, namaz değildir. Para kazanma, para harcama, mal biriktirme, malını nerelere nasıl harcayacağı gibi hususlarda mümince hareket etmeyen insanların namazı da namaz değildir. Bunca namaz kılan insana ve Cuma ve teravih namazlarında cemaatin camilere sığmamasına rağmen, toplumda ahlak, iffet, infak, saygı ve sevgi, tevazu, yardımlaşma, sadelik v.b. müslümanca tutumun artmaması, aksine azalması; tuğyan, fahşa ve münkerin artması, ben müminim diyen herkesi derin derin düşündürmelidir. Şu da düşündürmelidir: Şuayb kavminin bu çağa intikal etmiş artıkları, “Ülkede kimsenin namazına karışılıyor mu, camiler ardına kadar açık değil mi?” derken, aslında namazımızın Şuayb’in namazı gibi olmadığını hem tescillemiş olmaktalar, hem de olmaması için manevralar geliştirmektedirler. Şöyle düşünüyorum da, aslında namazımıza birileri müdahil oluyor, “burada namaz kılamazsın!” diyorsa, namazımız adına bu bir hayırdır, şer değildir.

Şirk inanışlarını tevhidle değiştirmeyen, günlük hayatta müslümanca bir yaşam biçimi kurdurmayan namaz, tam da laikliğin habercisidir ve Medyen halkının binlerce öncesinde bahsettiği şey laiklikten başka bir şey değildir. Demek ki tek başına namaz ibadeti bile laiklikle mücadele etmeye yeterlidir.