Düşünceler kavramlarla hayat bulur. Her dünya görüşü kendi ürettiği kavramlar üzerine kurar temellerini. Kendi kavramını üretemeyen, içini kendisi dolduramayan bir yapı etkilendiği düşüncelerin potası içinde erimeye, yok olmaya mahkûm olur. Bu değişim öyle derinden ve ağır gerçekleşir ki çoğu zaman fark bile edilmez.Bir adım sonrası ise kendi düşüncesinden dolayı komplekstir artık. Kavramlarla beraber zihin dünyası, hayat algısı değişir, duyarlılıkları kaybolur yeni bir forma dönüşür. “Onlar kelimeleri yerlerinden oynatır”.Kelimeler ve kavramlar bir düşüncenin can damarlarıdır. Damarların tıkanması o bölgeye hayatın akmaması, felç olması demektir. Eylemler/ibadetler artık şeklen vardır ama ruhen ölmüştür artık. Ama ilginç olanı o kadar içselleşir ki bu durum artık doğru/asli olanı konuşmak suça dönüşür.

Dinlerde aynı süreçlerden geçerek diğer dinleri etkiler ya da etkilenerek yeni anlayışlara yönelir. Bu belki de değişen hayatın kaçınılmaz dayatmasıdır. Fakat burada ki tehlike,ahkâmlardaki ictihadi durum değil, dinin ana arterlerinde yapılan değişimlerdir. Burada yapılacak değişimler, kavramların içeriğinin bozulmasına,dini anlayışın ve yaşamın yozlaşmasına,düşünce dünyasının sığlaşmasına kapı aralar.

Dinlerde ki ibadetler, bağlılarına hem ruhi terbiye ve coşku verirken bir taraftan da hayat karşısında ki tavrını belirler. İbadeti hayattan koparan bir anlayış, ibadetleri sadece psikolojik rahatlama aracına dönüştüren kilisenin seküler/laik anlayışına ortam hazırlar. Dinamik bir birey ve toplum yetiştirmeyi hedefleyen İslam, bireyi eğitirken aynı zamanda toplumsal kaynaşmayı sağlayacak alt yapıyı kurar.O, edilgen değil, etken bir tavrı benimser.. Bu sebeple tüm ibadetler bireysel olgunluğu sağlarken aynı zamanda toplumsal boyutuyla da hayatın içine doğar. Kötülüklerden korumayan namaz, kıyama dönüşmeyen hac, fakiri zilletten kurtarmayan zekât, kanaati, israfı, açları düşündürmeyen oruç; anlamı, içeriği bozulmuş, şekle dönüşmüş ve hıristiyanlaşmıştır. Oysa İslam, toplumu inşa edecek bireyi ibadetleriyle terbiye ederek yeni bir duruş kazandırır.

İbadet, kulluğun hayatla kesiştiği anlardır. Bütün kavramların profanlaşarak sekülerleştiği bir çağda dini kavramlarda nasibini alır. Kur'anla kurulan ilişkinin şekle indirgenmesiyle başlayan, “mış gibi müslümanlıkla" ibadetlerinde içi boşaltıldı. İbadet sadece bazı ritüellere indirgenirken içinde barındırdığı dünyaya bakan yüzü de törpülenerek uhrevileştirildi. Orucun bireysel, sosyal, ahlaki içeriği eksiltilerek sadece teravih, iftar sahur arasına sıkıştırılan perhize indirgendi. Hatta içerik ve anlamının tersine dünyevileşmenin, tüketimin, sömürünün araçları haline geldi.. Ramazanın karnaval havasında eğlenceye dönüştürülmesi bunun göstergesi değil mi? Ekrandan sokaklara,AVM'lere taşan Ramazan eğlenceleri, Ramazan sokaklarının otantik mekanlarında,egzotik ramazan içecekleriyle,alafranga zamanlarda yaşanan nostaljiler.. Mutfak masrafları katlanarak artarken, ekranları işgal eden yemek programları..Bunlar insanı, Ramazanın ve Kur’anın tefekkür ikliminden uzaklaştırılırken,yaşanacak kutlu zaman dilimini kapitalizme kurban eder. Hira'dan çıkışın müjdecisi, unutulan insanlığın hatırlatılışı, hayatın muhasebesi olan Ramazan kalori hesaplarına kurban edilir. Yaptıkları roller ve akıttıkları gözyaşlarıyla ücretleri belirlenen hocalar ise bir başka faciadır bu süreçte.Bu iklimden rant devşirmeye telaşı ile ekranlarda köşe kapmaca oynayan, reyting adına timsah gözyaşları döken bu hoca efendiler hurafelerle süsledikleri din anlayışlarıyla zihinleri çöplüğe çevirir. Karnına taş bağlayarak iftarlığını fakire veren peygamberi gözyaşlarıyla anlatılırken, kendilerinin de, seyircilerinin de en büyük problemi hala, obozite ve düşürülemeyen kolesteroldür.

Kur’an ayı olan Ramazan, hayvani arzularının kölesi olan, bedende esir kalan ruhları oruçla özgürlüğe kavuşturur. Her yıl yeniden iner, ilk günkü heyecan ve tazeliğiyle inanmış insanların yüreklerine. Bu inişe hazır etmeli insan ruhunu, bedenini, içinde yaşadığı toplumu ki, rahmet ikliminin sağanağından faydalanabilsin. Dünyevi istek ve arzulara bir sınır çekilsin ki, ruh hassaslaşsın,göz,kulak,el,ayak,kısacası bütün uzuvlar yüreğin/fıtratın sesine kulak verebilsin..Verilen nimetler paylaşılsın ki, toplum vicdanı yara almasın. Sunulan nimetlerden el çeksin ki acziyetler idrak edilsin, verene teşekkür borç bilinsin. Ve en önemlisi ona öyle bir boyun eğişle boyun eğsin ki; açlığa, susuzluğa, arzularına rağmen iradesini onun yoluna kurban edebilsin.

Bu anlam ve içeriğiyle acaba Ramazan gerçekten oluşturması gereken ruhu ve heyecanı katabiliyor mu bireye ve topluma? Oruç tutmaya, nefsini terbiye etmeye hazırlanırken insanların çarşı ve pazar telaşı niye? Kur’anın inişine ruhu hazırlama heyecanı yerine çarşı pazarın heyecanı garip değil mi sizce? Bu coşku, Ramazan sonunda bireyin ve toplumun gönlüne, hayatına inecek rahmet sağanağını, Ramazan sektörüyle nemalanan kesimin cebine ve kasasına indirme telaşıdır. Oysa şu sorgulanmalı her Ramazan..İnişiyle insanlığa bin aydan(bir ömür) hayırlı bir hayat sunan Kur'an, bu Ramazan bireyin ve toplumun hayatına yeniden indi mi? Bunun sağlaması ancak şevvale taşınabilen değişimlerle anlaşılır. Hala sokak çocukları çöplüklerden ekmek topluyorsa, işçinin emeği hala zenginler tarafından sömürülüyorsa,garibanlar kurulan iftar çadırları sayesinde kursaklarına giden sıcak çorbanın Ramazanın bitimiyle sona ereceğinin endişesini taşıyorsa, Ramazanın bile dindiremediği bombaların altında parçalanan çocuğunun cesedini arayan annenin feryatları hala arşı titretiyorsa emin olun Ramazan oradan geçmemiştir.

Nasıl karşılanmalı Ramazan…?

Ortak hissedişlerin arttığı zaman dilimleridir Ramazan. İnsanlık yeniden hisseder insanlığını, yaratılış sebebini. Varlıkla kuracağı ilişkinin nasıllığını ve niceliğini tefekkür edebilen insan, varlığı sahiplenme adına kurduğu köle düzeninin, talan ettiği dünyanın nasıl bir hak gasbı olduğunun farkına varır. Çünkü Ramazan, eşya ile kurulan ilişkinin, nimete olan bağlılığın gözden geçirildiği, nimetin sahibine şükrün hatırlandığı ve en önemlisi paylaşımın ayıdır.

Oruç, ruh ve bedeni terbiye altına alınma sürecidir. En fıtri ve helal ihtiyaçlarını dahi onun rızasını kazanma adına erteleme, askıya alınmasıdır.. Tüm dünyevi arzulardan uzak, yeni bir sayfa açmak, sunulan nimetlerle arasına gönüllü sınır koyarak ölmeden önce ölmenin anlamına ermektir.Nefsin hayvani arzularına gem vurarak insani tarafını çoğaltma işidir oruç. Ramazan kurumaya yüz tutmuş insani ilişkilere hayat vermeye gelen nisan yağmurudur..

İnişiyle; akleden bir kalbe, hisseden bir ruha, işleyen bir vicdana kavuşturacak, ‘ bin aydan hayırlı’ bir hayatın kapısına sağlam bir irade ile bırakır insanı.Gönül kandillerini yakamayanların mahyalarla gökyüzüne yazmaya çalıştıkları cümleler ruha işlenmeli ki, iki minare arasına sıkışan sözler misali on bir ay arasına alınan bir paranteze mahkûm edilmemeli Ramazan. Çünkü aydınlığı tüm zamanları saracak bir kutlu zaman diliminde on bir ay diri tutacak bir duruş üretir insanda.

On gün erken çalar ki kapımızı, kışın soğuğunu, yazın sıcağını bizimle yaşar, hayata bereketini katar. Tüm zamanların sahibi Allah olduğu bilincini öğretir. Onun kapsamadığı zaman ve mekân yoktur bilinci örerek,insanı seküler zaman algısının dışına çıkarır. Seküler dünyanın her şeyi parçaladığı gibi zamanı da parçalayan anlayışına karşı İslam, tevhidi bir bilinçle bütünü kapsayan bir hayat tarzı inşa eder.İbadet zamanı, eğlence zamanı, çalışma zamanı diye parçalamaz zamanı. O, helozonik bir bakışla dünyevi ve uhrevi olanı sarmal bir potanın içinde yoğurur. Her an ibadet bilinci ile her ikisini yeniden inşa eder.

Kapitalizmin oluşturduğu tüketim kültürü; zamanı ve eşyayı hunharca tükettiği bir dünyada ramazan; varlığın sahibini hatırlatır, paylaşımla; zaman ve eşyayı yeniden üretir... Hırsla dünyayı sahiplenen onu sömüren, tekeline almaya çalışan yaratanı ile bağının koparmaya çalışan insana “dur” der. Oruçla dünya ile kuracağı ilişkiyi yeniden düzenler. Oruçlunun önüne serilen nimetlerin kendisine olmayan faydası gibidir yığılan dünya mallarının öbür dünyaya faydası. İftar topunun patlayışı, faydası olmayan mal uğruna tüketilen zaman diliminin elde patlamasıdır adeta. Gece karanlığına yanan her lamba misali(sahur)günahın ve cehaletin karanlığına birer aydınlanma olmalı ramazan. Oruç sadece bedene değil,ruha da tutturulmalı ki iftarla birlikte bitmesin..

İftar vakti, insanın kul olduğu bilincini en yoğun biçimde yaşadığı zaman dilimidir. Çatlamış dudakları ile buz gibi su arasındaki bir el uzatımlık mesafenin arasına itaat girer."İçebilirsin” iznini bekler sabırla boynu bükük. Helali bile haram kılana teslimiyetle bu yetkinin sahibini kazır aklına ve ruhuna...Oruç, insanlığını unutanlara insanlığını yeniden hatırlatır.Çünkü O,kötüye ve kötülüğe karşı, “ben oruçluyum” diyebilme, hayatın bütün kötülüklerine oruçlu olabilme duruşudur.
Kalp hissederse, orucu bütün beden hisseder. Duymaz olur kulak kötü sözleri, dil lal olur kem sözlere, göz görmez artık tüm kötülükleri. Kısacası tüm kötülüklerden azadedir tüm beden ve onun içinde hapsolan ruh. Beden yediklerinin hamallığından kurtulur, artık yemek için değil,yaşamak için yemeye başlar. Bu hal ona yediklerinin resmini değil, kendisini paylaşmanın gerekliliğini öğretir..

Mübarek gün ve geceler, seküler dünyanın yeniden ürettiği ritüellerle tüketimin parçası haline dönüşmemeli. Yeniden hatırlanmalı, eşyaya değil ,Allah'a kul olmanın yolları. Çünkü Şevval'le izi silinen Ramazan yok hükmündedir.