Malumunuz dönem dönem gündemimize düşen tartışmalardan birisidir İslamcılık(!) tartışmaları. Bu kavramın neliğine ve tartışmanın içeriğine girmeden, sesli düşünme üslubunda, farklı bir pencereden bakmak istiyorum konuya. Burada zikri geçen İslamcılık kavramını, yazı özelinde; Kur’an’la girilen ilişki şeklinde tanımlayarak konuşmak istiyorum. Yazı amacı bakımından da şunu söyleyebilirim, bu tartışmanın tarafları yani; İslamcılık’la mükellef olup gereğini yapmak zorunda olanlar ve bu sorumluluğa sırt dönenler; kişilik tanımlamalarından bağımsız zatlar değiller. Konuya hakim olabilmenin bir yönü de kanımca; konunun hangi kültür evreninde hangi argüman ve bakış açılarıyla ele alındığı, toplum ve bireylerimizin hali pür melali yani bir bakıma tartışmanın yapıldığı tarihsel zemindir.

Gelinen süreçte, toplumsal ve bireysel kişilik kodlarımızda hangi değişikliklerin olduğu, önceliklerin, değerlerin, kutsalların, amaç ve ideallerin velhasıl bizi biz yapan kodların durum tespitini yapmak kolay bir iş olmadığı gibi yapılması da elzem olan bir uğraş değil midir? Girizgah kısmını fazla uzatmadan ve meramımı anlattığımı düşünerek şu cümleleri okuyanların idraklerine sunmak istiyorum:

Toplum içinde ki nihai hedefi görünebilirlik, makam ve mevki sahibi olmaktan öteye geçmeyen birileri Kur’an ın hangi yorumunda tevazuyu bulup örnekleştirebilecektir.

Zihni bölük pörçük hale gelmiş, nabza göre şerbetten başka içecek bilmeyen düşünme ameliyesi hangi bütüncüllüğü yakalayabilecektir metinle muhatap olduğunda.

Temel uğraş alanları arkadan çekiştirme, gıybet etme, kusur arama, yüze gülüp enseye sövme olan ikircikli benlikler, kendisine inzal olana, saf ve temiz kalp(!)lerini gözyaşları içinde mi açacaklar, dürüstlüğü ilke edinecekler.

Üzerine ölü toprağı serpilmiş uğraşlar, takatten kesilmiş güçler, ne şevki, heyecanı ne de motivasyonu kalmış bilekler mi okuyacak Mücadele suresini.

Gemisini yürüten kaptan şiarını ilke edinmiş, saman altından su, ihale arasından komisyon yürüten oburlaşmış gözlerle mi bakacaklar İlahi hitabın tabiatına!

Verdiği iki kuruşluk hayrı başa kakmak için fırsat kollayan, binbir mazeretle kendine bahane bulup işin içinden sıyrılan, çetele hesabıyla kardeşi için harcamada bulunan, cebindekine sıkı sıkı sarılan ellerimiz mi, Kitap içinde karşılıksız verin prensibine sarılıp verdikçe verecek.

Ezberletmeye, ezberlemeye alışmış, farklı sözü gözleriyle devirmek için yarışan, elinde sopa linç sırasına girmişler mi dönüp, bir daha dönüp bakacak ve sorgulayacak, soracak, mukayese edecek ve İbrahim’i de anacak bu kitapta.

İstikbalde görülen menfaat düşlerine “vel asr” diyerek çomak sokmak, hakkı ayakta tutup adil şahitler olmak, harcımıdır yaltaklanarak yürümeye alışmış ayakların. Ayaklarımız becerebilecek mi istikamet üzerine yürümeyi, yoldaki işaretleri anlamayı.

Değersizleştirilen bunca kavram içinden sıyrılıp, kavramaya değer atfetmek kolay mıdır, kolay mıdır sözü eğip bükmeden konuşmak, kavrayışa sunmak.

Fikirlerinden, aidiyetlerinden, hassasiyetlerinden duvarlar yükseltenler, taassup çukurunda debelenenler mi vahiy sayfalarının içinde ümmeti arayıp bulacaklar.

Çalışanı ile arasında, komşusu ile arasında, akrabası ile arasında aşılmaz ekonomik uçurumlar var edenler, takva üzerinden girilecek ilişkilerin belirleyicisi, ilahi vahyin muhatapları olma ve bunun üzerinden adil bir dünya düzeninin kurucusu olma iddiasının sahipleri mi olacaklar.

Bu cümleler sıralanabilir peşi sıra, haklı olanlar kadar insafsız olanları da seçilebilir aralarından. Ama hastalıklı kişiliklere şifa olacak İlahi vahyin hastalıklı kişilerce sağlıklı anlaşılamayacağı paradoksal durumu bizi bekliyor yolun sonunda. Bu paradoksal durum kanımca sözlü bilgiden önce, insanların tabii bilgilerinin varlığını, ehemmiyetini kavramaları ve kullanmaları ile giderilebilecektir. Sözlü bilginin inşa etmek istediği dünya görüşü, ancak; temiz akıl sahiplerince vücuda getirilip, elleri temiz kalanlarca varlık sahnesine çıkartılabilecektir.