Nurcularla tanışmam 1988-89 yıllarında oldu. Türkiye’de Seyyit Kutup’ların, Hasan El Benna’ların, Mevdudi’lerin okunduğu yıllardı. Yoldaki İşaretler, Kur’an Göre 4 Terim, Benna’ın Risaleleri İslami Camiayı yeniden inşaa ediyordu. Kur’an’ın anlaşılmasının, mealinin okunmasının zarureti üzerinde samimice paylaşımlarda bulunuluyordu. İslami temel kavramlar Müslümanların gündemine gelmiş, Kur’an-i Kavramları açıklayan eserler yayınlanıyordu. Yusuf Kerimoğlu’nun “Kelimeler Kavramlar”, Ali Ünal’ın “Kur’an’da Temel Kavramlar” en çok ilgi duyulan, okunan, üzerinde tartışılan kitaplardı.

Devam etmeden önce şurasını da aydınlatayım, nurcular adını bu camiaya biz vermiş değiliz, bilakis kendileri, kendilerini Nurcu olarak adlandırıyorlardı. Son zamanlarda Hizmet Hareketi, en son dönemde de devlet tarafından, Paralel Devlet Yapılanması olarak adlandırıldılar.

Lise’den çıkmış, okumayın seven ideal bir Nurcu adayı olarak ortalarda dolaşıyordum. Bulunduğum yerde Gülen’in uzun süre vaizlik yapması sonucunda bir taban oluşmuş, bu tabanın üstünde nurcular yeni yeni palazlanmaya başlamaktaydı. Bu oluşumun palazlanma döneminde adama ihtiyaçlarının olması nedeniyle mutlaka nur talebelerinden biri olmam nurcuların en çok isteklerindendi. Ama onların bilmedikleri bir şey, onlar bizi nurcu adayı olarak görmeye başladıklarında, bizler Yoldaki İşaretler, Kur’an’a Göre 4 Terim ve Fizilal-i, Kelimeler Kavramlar ve Kur’an’da Temel Kavramlar’ı okumuştuk. Hatta Darul Harp Meselelerine girmiş, Cuma namazını tartışıyorduk.

Israrlı davetler üzerine dünyevi klas olarak alt seviyelerde olan kişilerin toplandığı birkaç sohbete, Risale dinlemeye gittiğimiz oldu. Biz alışmışız okuyup, okuduklarımızı da karşılıklı olarak konuşup tartışmaya, fikirlerimizi söylemeye, hatta bazen de tartışma esnasında hararetlenmeye. Gittiğimiz oratmın da alıştığımız formatta olmasını beklemekteydik. Lakin öyle değildi. Risaleler okunurken derin bir sessizlik, abilere karşı kayıtsız bir saygı ve itaat gördük. Hüsnü Aktaş’ın Medeni Vahşet’ini de okumuş bir olarak bu derin sessizlik ve kayıtsız itaat beni çok rahatsız etmişti.

Birkaç derse devam ettiğimiz süre içerisinde hiçbir şekilde Kur’an okunmuyor, meale bakılmıyor, tefsirlerden istifade edilmiyordu. Sürekli olarak bir türlü anlayamadığımız Osmanlıca Risaleler okunup duruyor, herkes derin bir sessizlik içinde çıtını çıkarmadan dinliyordu. Ben bu durumdan ratsız olan biri olarak, bir keresinde bunun nedenini sordum, Seyyit Kutub’un Fizilalini okumayı tavsiye ettim. Meğer Seyyit Kutup’un onların nezdinde herhangi bir itibarı yokmuş, daha ilerisi sapık gördüklerinin arasındaymış. Tabi bunları biz sonradan öğrendik.

Dine, dünyaya, hayata, kitaba, sünnete, devlete bakışlarını zaman içerisinde dışarıdan takip ederek anladık. Baktık ki, gittikleri yol yol değil, dinleri İslam’a hiç benzemiyor, kitapları da Kur’an değil. Mensuplarından biri ile Risaleler hakkında konuşurken, “Bunlar Kur’an’ın süzmeleridir” dediğini işittim. Risaleler süzme ise, demek ki Kur’anın Risaleler dışındaki ayetleri posa olarak görülüyordu. Memur olan mensuplarına düzen içinde kamuflaj olmaları için her türlü fetvayı verdiklerini öğrendik. Allah’ın hudutlarını dünyevi çıkarları için çiğneyen, Allah’ı değilde abilerini dinleyen mensuplarıyla yaptıklarının yanlış olduğunu konuştuğumuzda, hizmet için kendilerine ruhsat verildiğini söylüyorlardı. Hz. Ebu Bekir’e atfedilen, “Ey Allah’ım benim bedenimi öyle büyüt ki, cehenneme benden başkası giremesin” sözünü ilk kez nurculardan işittim. Bu sözü yaptıkları işi meşrulaştıran bir ilke olarak görüyorlardı. Hz. Ebu Bekir’e iftira atıyorsunuz, bir Müslüman cehenneme girmeyi asla düşünemez dediğimde, cahillikle, bilmezlikle hakarete uğradım. Bir başka sözüde ilk kez onlardan duydum: “Düşmanımın düşmanı dostumdur.” Bana çok ilginç ve üzerinde tartışılması gereken bir konu olarak geldi o vakitler. Müslümanın kimi dost kimi düşman olarak belirleyebileceğini, vela ve beranın sınırlarını Kur’an çizerken, İslami Hareket olarak çıktıklarını ifade eden bir grubun bu yaklaşımı nasıl bir zihin yapısıydı? Anladımki bunlar başka bir şeyler yapmak istiyor, dertleri kesinlikle İslam’a ve Müslümanlara hizmet değil.

Bu öğrendiklerimiz bizi ateşlemeye yetti. İslam ve Kitap hakkındaki düşüncelerinin ve metotlarının yanlış olduğunu, böyle bir hareketin İslami olamayacağını 90’lı yıllarda söylemeye başladık. Tabi bu gibi söylemleri ülkemizin birçok yerindeki duyarlı kardeşlerimiz de dile getirdi. Ben bulunduğum yerle ilgili olanlardan bahsediyorum. 88-90 arası tanışma ve muhalefet yılları oldu. Bizde okuduklarımızın öyle bir tesiri oluyordu ki, İslam adına yapıla bunca yanlışa ve dini tahrif edenlere karşı muhalefet etmezsek vebal altında olacağımıza inanmıştık. Bu yıllardan sonra da bulunduğumuz belde de keskin bir şekilde muhalif sesimizi yükseltmeye başladık. Bizim muhalefetimizden sonra adımız, “Darül Harpçi”, “Cumasızlar”, “Radikaller” olarak gündeme gelmeye başladı. Bu yaftalamaların ardından da daha etkili bir yaftayla, “fitneciler” olarak anılmaya başladık.

Nurcuların yaptıklarının yanlış olduğunu söylemeye başladığımızda, daha 4 yıl öncesine kadar Gülen’e hayranlık duyanlar, o vakitler de bize Müslümanların arasına fitne sokuyorsunuz diye tepki gösterip, sözlerimizi hiç kale almadıkları gibi, nurcuların aleyhimizdeki yaftalamalarınada çanak tuttular. Bizim gerekçelerimiz çok sağlam ve asla çürütülemeyecek bir yapıya sahipti. Lakin Müslümanlar içinden çıkan yeni yetme batıl hareket, halk içinden devşirdiği klas mevkideki iş adamları ve gönüllüleriyle bir ahtapot gibi çevreyi sarıyordu. Gidişat nurcuların lehine, bizim söylemlerimizinse tıknamasına, sesimizin kısılmasına kadar varıyordu. İnsani ilişkilerimizin devam etmesine rağmen, hep ikinci sınıf muamelesinde bir tavırla karşılaşıyorduk. İleri gelenlerin biri birgün ben yanındayken, henüz nurcu olmamış yoldan geçen bir doktor için, “İnsanın şu adama nurcu diyesi geliyor” diyordu. Henüz kafalayamadıkları ileri gelenlerden biri, nurcu yapılma operasyonuyla zaman içerisinde karşı karşıya gelecekti.

Bizi bir türlü ıslah edip nurcu yapamayacaklarını anlayınca, bize karşı olan karalama kampayası nurcular başta olmak üzere her kesimden topyekün sürdürüldü. Adımız “Cumasız”, “Darül Harpçi”, “Fitneci”, “Radikal” olarak lanse edilerek bulunduğumuz beldeye reklam edildi. Marjinal bırakılmak, toplumdan soyutlamak için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Lakin o yıllarda söylem çok etkili ve özellikle gençler arasında karşılık buluyordu. Bizi cumasızlar, radikaller, fitneciler diye yaftalayanların reklamı, meraklılarında bize ulaşmasını sağlıyordu. Yaptıkları aleyhte reklam, geri tepiyor, onların istemedikleri sonuçlar ortaya çıkmaktaydı. Kullandıkları kavramları merak eden gençler, lise talebeleri, onların arkadaşları, bunların ne demek olduğunu öğrenmek istiyorlardı. Öğrenme azminde olanlar da bizi biryerlerde bulup soruyordu.

Nurcular’ın başı çektiği koalisyon, maddi-manevi-makam-statüleriyle bütün imkanlara sahip olmalarına rağmen yeni söylemin önüne geçemiyor, özellikle lise seviyesindeki okula giden-gitmeyen gençler bir şekilde bize ulaşıp ne demek istediğimizi öğrenmeye, daha sonrada sohbetlerimize gelmeye başlıyorlardı. O vakitler oturup konuşabildiğimiz bir tek kişi, beldemizde vaizlik yapmış bir kişi olan Mahmut Toptaş’tı. Bizi dinleyip “Haklısınız” diyen de sadece Mahmut Toptaş hocaydı.

Gelişmeler tüm dışlanma çabalarına rağmen olumlu yönde ilerlerken, öğrenci evleri açmaya başladık. Artık belli bir yere gelmiş olan davetimiz yavaş yavaş oturmaya başlarken, haset ehlinin amansız kininden dolayı değişik bir sürece girdi.

Baktılar olmayacak, lieselerde aleyhimize aile toplantıları düzenlediler, irtibatta olduğumuz gençleri, notla, diplamayla, sicillerinin bozulmasıyla tehdit etmeye başladılar. Başta İmam Hatip Lisesi olmak üzere lise idareleri de el birlik işin içine katıldı. Nurcular haftanın hergünü risale okuyup ders yaparken hiç bir emniyet mensubu onları kontrol etmezken, bizim haftada bir-iki gün yapabildiğimiz sohbetlerimizi polisler takip etmeye başladılar. Amaç, gelenler üzerinde psikolojik baskıydı. Bizse hiçbir şekilde korkmadan, ne kendimizi ne de fikirlerimizi gizlemeden yola devam ediyorduk. Onlarda biliyordu ki, safsatalarının karşısında hakiki manada durabilecek ve tutarlı olan bir tek o zamanlar bizim söylemlerimizdi.

Zaman içerisinde, henüz yeni bir şeyler duymaya başlayan lakin yeterli mukavemeti olmayan gençler üzerinde yapılan baskılar sonuç vermeye başladı. Sohbetlerimize katılan gençlere, öğrencilere uygulanan baskılar karşısında birçok genç ayrılmak zorunda kaldı. Aileleriyle bire bir görüşülen öğrenciler ve gençler, özellikle o dönemin İmam Hatip idaresi (ki hepsi şu anda yaşıyor ve hayatta), aleyhimizdeki propagandada çok etkili oldu. Sobetlerimizden ayrılanların hiç birisi gönüllü olarak ayrılmıyor, istisnasız tamamı okul ve aile baskısıyla ayrılıyordu. Gençler birebir olmasa da dolaylı yoldan gelemeyeceklerini ifade etmeye başladılar. Sonuçta her biri okuyup bir şeyler olmak hususunda, sicillerinin bozulmaması gerektiğine ikna edilmeye çalışılıyordu, ama kimse ikna olmadı, ayrılanların hepsini metazori ayırdılar.

Gündüzleri okul çıkışı parkta öğrencilerle toplanıyor, açık havada sohbetimiz sürüyordu. Kız-erkek okuldan çıkanlar arkadaşlarını da alıp sohbeti can kulağıyla dinliyor, kitap okuma sırasına geçiyorlardı. Sohbetlerimize devam eden bir kız öğrencinin, okul idaresi ve aile baskısı sonucu ayrılmak zorunda kalmasının ardından bir arkadaşı vasıtasıyla yazıp göndermiş olduğu mektuptaki satırların ifadesi hala aklımdan çıkmıyor. O zamanlar cep telefonları, sosyal medya, kısa mesaj olmadığı için, tek iletişim yolu mektuplaşmaktı.

Şöyle diyordu genç kardeşimiz: “Yakup abi, okul idaresi ve ailem sizinle görüştüğümü öğrenmiş, bir daha gitmemem için baskı yapıyorlar ve eğer gitmeye devam edersem de okuldan alacaklarını söylüyorlar. Ben sahil kenarında oturan, ekonomik durumu yüksek, önce namaz kılan ardından denize giren, yazın tatil beldelerinde tatil yapan bir ailenin kızıyım. Sizden öğrendiklerimi evde dile getirmem, denize mayoyla girmeyeceğimi söylemem, örtünmem farzdır demem bana dayanamayacağım baskılara neden oluyor. O yüzden artık sohbetlerinize katılamayacağım. Hakkınızı helal edin. Sizinle bu konuları yüz yüze konuşmak isterdim ama bu mektubu dahi zor gönderebileceğim bir durumdayım” diyordu, daha çok şeyler diyordu ama aradan geçen 25 seneden sonra aklımda kalanlar ancak bu kadar. Bu satırları hiç unutamıyorum. Çok zeki bir insan, yapılan baskılar ve aleyhte propaganda sonucu ebedi hayatını kurtarabileceği bir yoldan uzaklaştırılmıştı.

Başka bir mektuptada şöyle diyordu: “Biliyorum, örtünmem gerekiyor, aslında örtünme konusunda her şeyin hazırlığını da yaptım ama bir türlü başaramıyorum. Okul müdürü ailemle görüşmüş, çocuklarınızın beyni yıkanıyor dikkatli olun demiş. Akşam yine annemle tartıştım, namaz kılmama bile tahammülü yok. Bilemiyorum ne yapacağım. Hakkınızı helal edin.”

Birgün ben evde yokken, okul idaresinin telkinlerini almış İmam Hatip’e giden lise talebesi bir gencin anne-babası evime geliyor ve hanımıma ağza alınmayacak hakaretler ederek, oğlumun yakasından elinizi çekin, senin kocanın sapık düşüncelerini duymak istemiyoruz diye bağırıp çağırıyor.

Daha böyle birçok mektup elimize geçmiş, özellikle okul idarelerine nurcu koalisyonunun yaptığı baskılar sonucu birçok aile bizlere tepki göstermiş, gencecik dimağlar nurcuların başını çektiği koalisyon sonucunda Ku’an’dan ve Peygamberden kopup gitmişlerdi. Kopup gidenlerin ebeveynleri de birer nurcu mensubu olarak hayatlarına devam ettiler.

Biz nurculara karşı tavrımızı ta o zamanlar almıştık, ta o zamanlar gittiğiniz yol yol değil demiştik. Şimdi hayatta olan Müslümanlar o vakitler bizi ftneci olmakla suçlarken, bu sapkın hareketin sohbetlerinin müdavimi olmuşlardı. Her farklı statüdeki insanların gittikleri gruplar farklıydı. Biz çok şükür ki, ta o zamanlardan nurculara karşı tavrımızı alırken, sadece Allah rızasını gözeterek, Allah’ın dinin bozdukları için almıştık. Gülenin riya kokan sohbetlerinde anlattıklarının İslam’la bir ilgisi olmadığı için karşı çıkmıştık.

Onlar heryere kuru beton yığını binalar dikerken, zenginlerde onlara yardım ederken, biz hep mazlum, gariban, aşsız-ocaksız insanlara da yardım edilmeli dediğimizde, kimse bina dikmekten yoksulları görmüyordu. Diktikleri her bina kendileri için de birer reklam içeriyordu. Ben nurcuların çıkarları olmadan hiçbir şekilde kişi ya da bir kuruma yardımcı olmadıklarına şahidim. Okullarına da hiçbir şekilde yoksulların çocuklarını almadıklarını, yoksullarla irtibatta olmadıklarını da biliyorum. Tabi bunlara başka yerlerde, illerde, ilçelerde yaşayan kardeşlerimizde tanıktır.

Evet, biz Allah’a hamd olsun ki, karşı tavrımızı ne devletle ne de hükümetle olan bozuşmalarından dolayı göstermedik. Bütün fotoğraflarının papazlarla kucaklaşırken çekinen bir vaizin, bir kez bile Müslümanlarla kucaklaştığını görmediğimiz için tepki gösterdik. Hedeflerinin İslam’ın sulandırmak, Kur’an ve peygamber merkezli dinin mensuplarına karşı gösterdikleri düşmanlıklarından dolayı tavır aldık. Hayata Kur’an ve Peygamber sünnetinden bakınca Allah kulunun ferasetini açıyor, bir fikrin düşüncenin metodun yanlış olduğunu anlamanız için 25-30 yıl geçmesi gerekmiyor.

“Düşmanımın düşmanı dostumdur” diyen ve bu söylemi hayat düsturu haline getiren bir zihniyetten her türlü davranış, düşünce, aksiyon beklenir. Hassaten, Allah’ın dinini eğip bükenler, Peygamberi batıl davaları için kullananlardan, hertürlü zulmün beklenebileceğini de bilmeliyiz.

Şimdi buradan hareketle, Müslümanlar hayatı bütün olarak düşünmeli, bu bütünü de Allah’ın kitabına ve Resulün pratik sünneti çerçevesinde değerlendirmelidir. Müslümanlar reel politik ve konjektürel bakışla hayatı değerlendirmemelidir. Bir zamanlar devlet-cemaat ortak çalışırken cemaate methiyeler düzenler, şimdilerde devlet-cemaat kavgası başladığında cemaati hain ilan edenler, sağlıklı olarak düşünememiştir. Cemaat Allah’ın dinine göre, Kitaba göre zaten ihanet içerisinde idi. Müslümanlar, nurcuların bu ihaneti görebilmeleri için devletle arasının bozulmasını beklememeliydi. Kendi kurallarını Allah’ın hudutlarının önüne geçirenler, Allah’a karşı ilahlık taslamışlardır ve şeytanın yandaşlarıdır. Bu şimdi böyle olduğu gibi, 25 yıl öncede böyleydi.

Yol bellidir, Allah kendi yoluna “Sırat-ı Mustakim” demektedir. Gösterdiği yolun nasıl gidileceği, nasıl davranılacağı, neleri sevip nelerden nefret edileceği muhkem naslarla ve peygamber sünnetiyle ortadadır. Geçmişte olduğu gibi Müslümanlar aynı hatayı yapmamalı, yol-yöntem konusunda hatalara düşmemelidir. Nurcularla olan ilişkilerde düşünlen hatalarda olduğu gibi, Laik-demokratik-Kemalist sistemle, maslahaten yaklaşımlarla barışmamalı, bu sistemlerin birer modern cahiliye olduğunu anlamalıdır.

Pragmatist düşünceler, Nebevi olmayan yaklaşımlarla kendilerini kandırmamalı, hiçbir tavırlarıyla sistemin meşruluğuna dair yaklaşım göstememelidir. Sonuçta modern cahiliyenin yeryüzünde bir tek hasmı vardır, o da İslam ve Müslümanlardır. Bugün nurcuları tasfiye eden sistem, gün geldiğinde kendisine gönül bağıyla bile olsa sempati duyan Mü’minleri harcamaktan asla geri durmaz.

Biz Müslümanlar olarak işimize bakalım, işimizi organize edelim, İslami inanç merkezli toplumsal dönüşümü sağlamak için merhametle davet dilini kullanalım. Her türlü şiddetten uzak, bir karıncayı bile incitmeden davetimizi sürdürelim. Aidiyetimiz ve ilişkilerimiz, gerek kendi aramızda gerekse toplumsal alanda Kur’an ve Peygamber merkezli olsun. Bizi aldatmalarına asla izin vermeyelim. Bir şeyin yanlışlığını görmek için illaki de 25-30 yıl geçmesi gerekmiyor. Nurcular geçen 25-30 yıl içerisinde bu memleketin bir neslini heba ettiler, onca insana sapkın görüşlerini dayattılar, çocuklarımız telef oldu. Aynı şeyi modern cahiliye de yapmak istemekte, hatta yapmaktadır. Uyanık olalım, ne zaman ne de nesil kaybedecek lüksümüz yok.

Modern Devlet nurculardan daha etkin ve yaptırım gücü olan bir yapıdır. Siyasi oluşumların görüşleri ve düşünceleri, bizim sistemin yanlış olduğunu görmemizi engellememelidir. Sonuçta Kur’an ve Resulün yolu bellidir. Bizim de gideceğimiz yol bu yoldur.

Bu yola Müslümanların ihtiyacı olduğu gibi, bu yolun aydınlık dünyasına bütün dünya insanlığı da muhtaçtır. Yanlış olan her zaman yanlıştır. Batılın tanımı Hz. Adem zamanında neyse, bugün ahir zamanda da aynıdır.

Tevekkelt-ü Al’allah deyip yola revan olalım.