“Sizi başıboş bırakacağımızı mı sanıyorsun” der yüce yaratıcı. İnsana yaratıldıktan sonra başıboş bırakılmayacağı, kıyamete kadar “mühlet verilen” iblisin, “önüne, arkasına, sağına ve soluna kuracağı tuzakları” öğreten, varoluş gayesini hatırlatan bir vahiyle muhatap kılınacağı bildirilir. Sünnetullahı gereği bu vahyi elçileri aracılığı ile insanlara gönderir Yaratıcı. Bu yönüyle “elçi” denilince akla onların iki önemli yönü gündeme gelir. Tebliğ etme ve örnek olma. Bu iki husus peygamberliğin olmazsa olmazıdır. Peygamberlerde bulunan; sıdk, emanet, fetanet gibi şahsi duruşları tebliğ sürecinde ne kadar önemliyse, “mesajı nasıl ulaştıracağı” konusu da, süreci etkileyen önemli faktörlerden biridir.

 

Görevi Rabbin kelamını insanlara ulaştırmak olan Peygamberler bu ağır yükün altında kalmaması için tabiî ki yalnız bırakılmamış, vahyi nasıl sunulacağı konusu da dahil, sıkı bir terbiye sürecine tabi tutulmuşlardır. Çünkü sunulan şeyin kalitesi kadar sunucunun ve sunulma şeklinin mesajı alan üzerindeki etkisi yadsınamayacak kadar büyütür. Sunulan şey Rabbin sözü olduğunda durum daha da büyük bir önem arz eder. Yapılacak bu eylemin adının “tebliğ” kelimesi ile ifade edilmesi bile bir inceliği içinde barındırır. Tebliğ; sadece bir sözü bildirme, aktarma anlamına gelmez, sözün aktarımında; maksadı noksansız, güzel sözlerle, açık ve düzgün bir şekilde ifade etme anlamlarını da içinde barındırır. Tebliğe muhatap olan bizler tebliğ görevinin bir peygamber mirası olduğunu düşündüğümüzde aynı muhataplık bizi de ilgilendirmektedir. Şimdi Kur’an’ın vahiy ve tebliğci arasında ki sıkı ilişkiyi inşa eden sürece biraz daha yakından bakmaya çalışalım.

 

“Sana ağır bir yük yükleyeceğiz” diye başlayan ayetle Hz. Peygamberin nasıl bir işe başlayacağı konusunda dikkati çekilmiş olur. Yapacağı iş önemli bir o kadar da ağır bir iştir. Ama Rabbi böyle ağır bir yük altında elçisini tabi ki ezmeyecek, yükün altında kalmasına izin vermeyecektir. Oku emriyle onu lazım olan bilgi ile donatacak,”gece kalk ve ağır ağır oku “emriyle de onu zorluklara hazırlayacak, fedakârlığı, disiplini, sabrı öğretecek ve içsel duyarlılığını zenginleştirecektir. Gündüz, “Rabbinin adını yüceltme” adına vereceği mücadele için geceleyin, maşuku ile birlikte olmayı, boyun eğmeyi, sevmeyi öğrenecektir. Artık yüreğinde gerçekleştirdiği değişimi dışa vurma zamanı gelmiştir. Ama nasıl?

 

Öncelikle bu ağır yükün bedeli de ağır olacaktır bunun için sabırla yoğrulması gerekir. Peygamber kıssalarının anlatılmasıyla onların tebliğ sürecinde yaşadıkları sıkıntılar dile getirilir ve bu konularda dirençli olmasının gerekliliği vurgulanır. “Balık sahibi yunus gibi olma” diyerek, bu süreçte hata yapan peygamberler üzerinden uyarılar yapılır. “Ey Resûl! Sana indirileni teblîğ et! Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yap­mamış olursun! Allah Sen’i insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz ki Allah, kâfirler toplulu­ğunu hidâyete erdirmez.” (el-Mâide, 67)

 

Bu mücadele sürecinde, “yalnızca sana güvenir ve yalnızca senden yardım beklerim” en önemli ilkedir. Mücadelenin tarzını, yöntemini O belirler. Uzlaşma, pazarlık, çıkarcılık, fırsatçılık gibi gayrı ahlaki sapmalardan uzak bir tebliğ mücadelesi için temel ilkeler konur: “Onlar öyle seçkin kimselerdir ki, Allah’ın buyruklarını tebliğ ederler, O’nu sayıp, O’ndan çekinir ve O’ndan başka kimseden çekinmezler. Hesaba çeken olarak Allah yeter.”(Ahzab, 33/39)

 

Tebliğin önemli yasalarından bir diğeri; yumuşak davranma, güzel söz söyleme ilkesidir. Unutmamak gerekir ki ulaştırılacak söz tebliğciye ait değil, Rabbe aittir. Dolayısıyla ulaştırılacak sözün nasıl sunulacağını da Rabb belirleyecektir. Rabb kuluna inanmama/inkâr etme özgürlüğü bile verirken, tebliğci Allah adına kulu yargılamaya, onun adına kaba davranmaya, cezalandırmaya kalkışması “haddi aşmak” olur. Hesaba çekme, mükâfat verme, hidayete ulaştırma Allah’a aittir. Tebliğciye düşen ise sadece güzelce onu sunmaktır. “O vakit, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için duada bulun! (Umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven! Çünkü Allah, kendisine tevekkül edenleri sever.”(Âl-i İmran, 3/159)

 

Muhatabına yumuşak davranan, kaba ve katı davranıştan uzak duran ve onları muhatap alıp, değer vererek fikrini soran bir tebliğ ahlakıdır tebliğciden istenen. Rabbin sözünü kendi çıkarları için kullanan, onun adına cezalandıran, mükâfat veren, yanına yaklaşılamaz tebliğciler sadece dine zarar verir, din üzerinden kendine fırsat alanları yaratır. Bu konuda ahlakın zirvesi Efendimizin şu sözü nasılda önemlidir: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.’’ ( Buhari, İlim, 11.)Hz. Peygamber nübüvveti boyunca, hilm sahibi duruşuyla, bağışlayıcı, güven verici, müsamahalı, adaletli, âli cenap davranışlarıyla tebliğin sadece sözle değil, davranışla da yapılması gerektiğini göstermiştir..

 

Tebliğ sürecini en önemli ilkelerinden biride; süreci başlatan, yöntemini belirleyen Allahın, sonucu da kendisinin belirleyeceğinin unutulmamasıdır.. “İslami tebliğ”, sonuç odaklı bir mücadele değildir. Kendisine emredileni en güzel şekilde yapar ve sonucu Allah’a havale eder. Başarıyı kendisinden bilerek kibre kapılmak, insanları minnet altına almak ne kadar ahlaksızlık ise başarısızlık gibi görünen şeyler için ümitsizliğe kapılmak, pazarlıklar yaparak geçici başarılar peşinde koşmak, mücadeleyi terk etmek, kolaycılığa kaçmakta o kadar ilkesizlik ve ahlaksızlıktır. Dolaysıyla tebliğci yapılması gerekeni Rabbin istediği ölçüler ve sınırlar içinde yapar ve sonucunu birilerinden değil, Allah’dan bekler. Bu onun sonuç odaklı değil, Rabbin rızası odaklı çalıştığını gösterir. “(Ey Resûlüm Artık) Sana emrolunanı açıkla! Müşriklerden yüz çevir. Alay edenlere karşı Biz Sana yeteriz!” (el-Hicr, 94-95)

 

Hz. Peygamberin mücadele sürecinde kendisine yapılan uzlaşma tekliflerine karşı, Müslümanların en zayıf olduğu zamanlarda bile, ”sizin dininiz size benim dinim bana” duruşuyla, davasına olan güven ve sadakatin muhteşem örnekliliğini göstermiştir. Küçücük başarılar uğruna göz ardı edilen ilkeler, sonrasında insanı ahlaksız ilişkilerin içine çeker. Allahın dini üzerinden pazarlıklar yapmak belki kişiye ve davaya bir takım güçler, imkânlar kazandırır ama bu ilkesizlik sonrasında onun sonunu hazırlar. Kur’anın bize tanıttığı “belam” tiplemesi bunun klasikleşmiş örneğidir: "(Ey Muhammed!) Onlara, o kimsenin haberini de oku ki, biz kendisine ayetlerimizi vermiştik de o, bunlardan sıyrılıp çıkmış, derken şeytan onu arkasına takmış, nihayet azgınlardan olmuştu. Şimdi biz eğer dileseydik, onu ayetlerimizle yüceltir üstün kılardık; fakat o hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin peşinden gitti. Böyle kimsenin durumu, kışkırtılan bir köpeğin durumu gibidir. Öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksan da… Bizim ayetlerimizi yalanlamaya kalkan kimselerin hali işte böyledir. Öyleyse bu olayı onlara nakledip anlat ki, belki düşünürler.'' (Araf:175-176)

 

Tebliğ sürecinin en önemli ilkelerinden biri de tedricilik yani zamana yayma, kolaydan zora doğru gitme ilkesidir. Kâinattaki düzen nasıl belli bir sürecin içinde işliyor ve sonunda kemale eriyor ise tebliğ sürecinin de olgunluğa ulaşabilmesi için belli bir sürecin, merhalenin içinden geçmesi gerekir. Bu sabır ve tevekkül isteyen, toplumu ve insanı okumayı bilmeyi gerektiren bir süreçtir. Nasıl bir meyvenin sofraya gelmesi için belki yılları alacak bir sürecin işlemesi gerekiyorsa, tebliğde belli merhalelerden geçerek olgunluğa ulaşır. Hz. Peygamberin acı ve zorluklarla geçen 23 yıllık nebevi mücadelesi bunun en güzel örneğidir. Yakınlarından başlayarak, sırasıyla akrabalarına, kabilesine, Mekke’ye, sonrasında Habeşistan’a, Medine’ye ve oradan dönemindeki tüm dünya devletlerine kadar uzanan bir tebliğ sürecinin hangi merhalelerden geçtiği iyi öğrenilmelidir. Olmadan yanmaya kalkmak, davayı yok eder. O zaman yapılması gereken nedir? Rabbimiz bunu şöyle anlatır: “Sen insanları Allah yoluna hikmetle, güzel ve makul öğütlerle davet et, gerektiği zaman da onlarla en güzel tarzda mücadele et. Rabbin, elbette, yolundan sapanları en iyi bildiği gibi kimlerin doğru yola geleceğini de pekiyi bilir.” (Nahl, 16/125)

 

Bu tedriciliği Kur’an’ın kendi içinde de görürüz. Mekke’de inen ayetlerin daha çok imana,ahirete,kıyamete,cennet ve cehenneme vurgu yapan yapısı ile Medine’de inene ayetlerin toplumsal ilişkileri ön plana alan,hukuku düzenleyen yapısı süreci anlamak açısından oldukça önemlidir.Bu ilkeler bilinmeden ve düşünülmeden yapılacak tebliğ çalışmaları, yapmaktan çok bozmaya hizmet edecektir.Kaş yapayım derken göz çıkarma durumuna düşmemek için, Kur’an’ın mantığı ve muhatap alınacak birey ya da toplumun ihtiyaçları ve seviyeleri iyi analiz edilmelidir..

 

Tebliğ sürecinin bir başka önemli ilkesi ise Peygamberin kendi şahsındaki “güven veren” kişiliğidir. İlk Müslüman olanların İslamı seçmelerinde, “Sözün” (Kur’an’ın) kendinden ziyade(zaten inen üç beş sure vardı) “sözü söyleyen” Hz. Muhammed’e olan itimatlarının daha belirleyici oluşu, bunun ne kadar önemli olduğunu göstermesi açısından oldukça önemlidir. “el Emin” dedikleri insandan duydukları bu sözler itiraz etme konusunda onların önünü kesmiş ve “söze” kulak vermişlerdi. Dolayısıyla bu güveni, ahlaki duruşu kazanmayanların sunumu sadece sunduğu şeyi yıpratır. Kendisi emin olmayanın emanete sahip olmaya kalkışması, kediye ciğer teslim etme saçmalığına götürür insanı. Bu ahlaki ilkesizlik şöyle ifade edilir Kur’an-ı Kerim’de: “Yapmadığınız işi niçin söylüyorsunuz.” (Saff:2) Din üzerinden menfaat devşirenler bu ahlaki zafiyetin kurbanlarıdır.

 

Peygamberlerin yaptığı işi sadece Allah için yapmaları, bunun üzerinden güç devşirmeye kalkmamaları ve yalnızca Allahtan yardım beklemeleri onları bilakis güçlü kılar. “Bu görevim için, sizden dünyevî bir karşılık beklemiyorum. Benim ücretim, ancak Âlemlerin Rabbine aittir.”(Şuara109) Hz. Peygamberin 23 yıllık tebliğ sürecini göz önünde bulundurulduğunda ne demek istenildiği daha iyi anlaşılır.O, Mekke’nin en zengin tüccar kadını ile evlenmiş, onun sermayesi ile ticaretine devam etmiş ama ölüm döşeğinde iken yastığının altında bulunan üç beş dinar ile Rabbi’nin karşısına çıkmaktan utanan biriydi.. O, kendini tanımayan biri mescide geldiğinde onu diğerlerinden ayıt edemediği için, “hanginiz Muhammed” diye sormak zorunda kaldığı biriydi. Karşısında heyecanlanan birisine, “ korkma bende senin gibi kuru ekmek yiyen bir kadının çocuğuyum “diyecek kadar da mütevazı biriydi aynı zamanda. İzzet ve şerefi dünyalık biriktirmekte değil, dürüst ve ahlaklı olmakta arayan bir Peygamberdi. O hiç bir zaman, dini yükselme, çıkar kazanma aleti olarak görmemiş, başladığı ile bitirdiği noktada, kişiliği ve yaşam standardı hep aynı kalmıştır.

 

Tüm bunlar bizi şöyle bir sonuca götürür. Vahyin dine nasıl davet edileceği ile ilgili ayetler ile Hz. Peygamberin tebliğ sürecindeki örnekliliği ve yine bu süreçteki uyarı ve yönlendirmeler,”tebliğ ahlakının” esaslarını ortaya koyar. Bu uyarıların önceliği tebliğcinin önce kendini inşa etmesi üzerinedir. Bu uyarılar dikkate alınmadan “tebliğ ahlakı” oluşmaz ve buradan İslami mücadele çıkmaz. Bu durum, kendi ahlaksızlığına Rabb’den referans bulan, düşüncelerini vahye tasdik ettirmeye çalışan, vahiy üzerinden prestij ve çıkar sağlayan İslamcı tipleri ortaya çıkarır...