Sosyal bir varlık olan insan yaşadığı zaman ve mekânın çocuğudur. Vahiy bu anlamda insanın yaşadığı çağa ve ortama ilahi bir dokunuştur. Vahiy, yatağında akıp gitmekte olan nehrin yatağını değiştirmez, sadece süreç içinde nehre karışan pislikleri temizler, ıslah eder. Başka bir deyişle İslam, toptan reddetmez zararlı olan şeyleri kapının dışına bırakarak, insanlık adına yapılan yürüyüşü aksatan unsurları ayıklar ilahi rotadan/fıtrattan sapmaları önler. Ama insan sürekli kapı dışına bırakması gereken şeyleri içeri sokmaya çalışır. Çünkü onlarsız kendini eksik ve korumasız hisseder.
7 ve 8.yy dan itibaren Arabistan sınırlarını aşarak batıda İber yarımadasına, doğuda Hindistan’a kadar sınırlarını genişleten Müslümanlar, birçok din ve kültürle tanıştı. Bölge halkları Müslüman olurken tüm tarihsel ve kültürel birikimlerini doğal olarak yeni dine taşıdı. Böyle olması yadsınmadı bilakis, İslam medeniyeti bu kültür zenginliğinde inşa oldu. Antik Yunan, Hint ve İskenderiye felsefesinin önemli eserleri hızla Arapçaya çevrildi.

Yunan felsefesinden etkilenerek aklı önceleyerek sezgiye önem vermeyen meşşai felsefesi bir uca kayarken, Doğu’nun mistik, gnostik ve sezgiselci düşüncesi işrakilik adıyla diğer uçta yerini aldı Bu süreç İnsanın ve bilginin yeniden tanımlanmasına, kültürel çatışmaların çıkmasına, farklı ekollerin doğmasına neden oldu. Konudan uzaklaşmama adına bu yazıda İşrakilik ve onun yan ürünü olan tasavvufun getirdikleri ve götürdükleri üzerinde duracağız. Doğu felsefesine göre insan bedeni çamurdan yaratılmış ve Tanrı ona ruhundan üfleyerek hayat vermişti. Yaratılışındaki bu süfli taraf ile tanrısal taraf onun yaşam tercihlerini belirleyecekti.Çamurun kirli ve basit oluşu onu sürekli yere(arzularına) çekerken, ruhu onu tanrısal,gerçek bilgiye ulaştırmak için yukarıya çekecekti.. Ruh, beden kafesindeki esaretinden ancak bedenin arzularına gem vurarak ona eziyet çektirerek kurtulabilirdi. Hint düşüncesi, çekilecek yüksek acıların ruhun üzerindeki beden ve akıl perdesini kaldıracağına, böylece ruhu incelterek asıl bilgiye ulaşılabileceğini söyleyerek, mistizme kapı araladı. Beş duyu organı ile elde edilen bilgilerin yanıltıcı ve sınırlı olduğunu, gerçek bilginin keşf ve mükâşefe ile kazanılacağını, gerçek bilgiye maddi âlemin algılarını terk ederek sezgilerle ulaşılabileceğini söyleyerek insanı mistizmin, bâtıniliğin, gnostik yaklaşımların kucağına itti. Hint mistizminin ruhsal eğitim anlayışını ve kavramlarını, riyazat, oruç, uzlet, seyri süluk, keramet gibi kavramlarla yeniden adlandırarak, “nirvanadan” “fenafillaha” bir yol/tarikat açtı. Bu tür yaklaşımlar ve tercihler bireysel bir zevk halinin dışına taşmadığı müddetçe belki de farklı bir renk olma adına problemsizdi ama hakikate başka türlü ulaşılamayacağı iddiasıyla, diğerlerini yok sayması, baskı unsuruna dönüştürmesi, hatta bir din gibi kurallar, ritüeller belirlemesi, ötekileştirmesi işi tehlikeli boyutlara taşıdı.

Yukarıda ana hatlarını vermeye çalıştığımız felsefi düşünce kalıpları taşınmakta olduğu yeni coğrafyaya kendi ontolojik ve epistemolojik problemlerini de taşıdı. Tüm bu cereyanların ortasında ortamı durultma, gelen tehlikelere dikkat çekme adına çalışanlarda vardı. İmamı Gazali(Tehafut’ül Felasife)Meşşai felsefesine, İbni Teymiye’de tasavvufun problemlerine karşı mücadele verdi. Her ikisinin niyetleri iyi olsa da okkanın ayarını kaçırarak, bilhassa Gazali’nin belki de Nizamiye medreselerindeki konumu yüzünden felsefe, İslam dünyasında ciddi yaralar aldı. Felsefenin belini doldurulamayışının ve tasavvufun bu kadar prim yapmasının sebebini tek başına Gazali’ye bağlamak belki de haksızlık olur. Yayılan Moğol istilalarının ve haçlı seferlerinin yarattığı sosyal, ekonomik çöküntü de mistik/batini din anlayışına ortam hazırlamıştı. Bir başka neden,“ümmetin bir kısmı Kerbela’da Hz Hüseyin ve Ehli Beytin katliamına ses veremeyişinin ruhsal çöküntüsünü yaşarken diğer kısmının fetihlerle gelen ganimetler sayesinde elde ettiği zenginliklerle, dünyevileşmesi ve bunun getirdiği gayrı ahlaki davranışların tavan yapmasıyla oluşan hoşnutsuzluktu.”(Cabiri) Tasavvuf, yaşanan bu travmalara, manevi ve ruhsal çöküntülere sabır anlayışıyla sığınak oldu..

Anadolu’nun İslamlaşma sürecinde, dervişlerin ortaya koydukları performans, askeri başarılardan daha önemli ve derindi. Çünkü onlar askeri fetihlerden önce yürekleri fethetmeye çıkmışlar, daha önemli ve kalıcı mevziler kazanmışlardı. Daha sonra kurulacak devletler onların bu kazanımlarını unutmayacak önemli yerler ve payeler verecekti. En önemlisi toplum ve devlet nezdinde kazandıkları saygınlıktı. Sadece Anadolu'nun İslamlaşmasında değil, bilhassa taşrada tekkeler eliyle halkın İslamın öğrenilmesi ve yaşanmasında etkin rol oynadılar. Tekkelerin bu pozisyonu, devletinde işine geldiği için, araziler verilmiş, vergiden muaf tutulmuş, askere alınmamış, sarayda büyük itibar görmüş ve en önemlisi kitlesel güç oluşturmasının önü açılmıştı. Dolayısıyla Türkler'in ve Anadolu'nun İslamlaşması âlimler eliyle olmaktan daha ziyade sufiler kanalıyla oldu demek yanlış olmaz. Hal böyle olunca halk, İslamı âlimlerden daha çok sufilerden duydukları hikâyeler ve kıssalar üzerinden öğrendi. Selçuklular döneminde Anadolu'daki Alevi meşrep dede-babalar ile Osmanlıdaki, Bektaşi geleneğinin Yavuz dönemine kadar halk arasındaki yaygınlığı ve tesiri bu olsa gerek.

Osmanlının ilk dönemlerinde taşralardaki tekkelerin, dini pratiği öğretme ve yayma işlevinin yanı sıra bu uzak noktalarda güvenliğe de ciddi katkıları vardı. Bu işlevi devlet nezdindeki itibarını arttırırken aynı zamanda merkezden uzak, kontrolsüz bir alanda büyümenin, güç kazanmanın ortamını hazırladı. Şah kulu, Şeyh Bedrettin gibi tasavvuf kökenli isyanların halkta büyük taban ve karşılık bulmasının sebebi buydu. Devlet, tekke merkezlerini taşradan İstanbul'a ve merkezi yerlere taşıyarak bu tehlikeyi bertaraf etmeye çalıştı.Fakat bu değişiklik başka bir tehlike ve oluşumun önünü açtı. Merkeze yakın olmanın siyasete yakın olmak olduğunu gören şeyhler, siyasete hemen angaje olarak hem kaybolmamanın hem de yeni fırsatlarla büyümenin yollarını keşfetti. Etki alanları genişlemiş, alternatifleri de çoğalmıştı. Büyüme ya da kaybolmayı bundan sonra;siyasi ve ekonomik çıkarlar, entrikalar,iktidarla olan yakın ilişkiler belirleyecekti. Artık dünya malını ve itibarını elinin tersi ile itip yürekler fetheden tasavvuf, müritlerini dünya iktidarına kurban ediyor, dünyalık devşiriyordu.Tekke, siyasete uzanmanın, yolsuzlukların, ilkesizliklerin mekânı olmuştu. Tarikatların siyasetle olan sıkı ilişkileriyle elde edilen güç, şeyh ailesi içinde de kavgalara neden olmuş,” seyri suluk” ilkesi göz ardı edilerek, gücü elde tutmak adına “beşik şeyhliği” ihdas edilmişti. Artık şeyhin ve tekkenin etrafında toplanan insanlar, şeyhten doğruluk hikâyeleri dinlemeye değil, tekkenin maddi ve manevi nüfuzundan faydalanmaya geliyordu. Bunun farkında olan şeyh ise kitleyi dağıtmama adına sarayla daha sıkı ilişkilere girmek durumunda kalıyordu. Artık her kesim için cari olan kural, “kazan kazan” ilkesiydi. Müritlerin beklentileri arasında manevi kazanımlardan daha çok maddi kazanımların önemli bir yer tutması, tarikatların dünyevi/siyasi ilişkilerini geliştirirken, tarikatlar arasındaki rekabeti de kızıştırıyordu. Oysa sufi geleneğin genetiğinde de,” hakiki varlığa” ulaşmak için, “fani olandan” uzaklaşma vardı.“Masivaya (maddeye) meyleden âşık Hüda’dan dûr (uzak) olur .” (Fuzuli)

Tarikatlar kendi içinde disiplinleri olan bir mekteptir. Müritler burada zihinsel ve ruhsal terbiye sürecine tabi tutulurken korku ve tehdit psikolojisiyle de (daha çok manevi anlamda) te’dib edilir. Öncelikle kişi,“şeyhi olmayanın şeyhinin şeytan olduğu” ilkesine inandırılarak bir şeyh arayışı içerisine sokulur. İşte bu aşamada; cemaatin gücü, reklamı, sosyo ekonomik gelişmişliği, siyasi ilişkileri, hitap ettiği kültürel gruplar..vs,tercihi belirlemede etkili olur. Tabi süreci sadece maddi nedenlere bağlamak haksızlık olur. Burada kişini samimiyeti aradığı şeyhin, ilmini, samimiyetini, dürüst ilişki biçimini de ön plana çıkarabilir. Kısacası kim ne arıyorsa piyasa çok geniş ve herkes aradığını fazlasıyla bulur. Kendine aradığı cemaati bulan mürit için bundan sonra içerideki eğitim süreci başlar. Öncelikli olarak şeyhe “ölünün ölü yıkayıcısına teslim olduğu gibi bir teslimiyet”öğretilir ki, maddi ve manevi kazanımların yolu açılsın. Bu aidiyet duygusu onu cemaatin bir neferi yapar ve artık her şeyde itiraz etmeden“hikmet” arar. Bu sadakatin boyutu her şeyi kapsayacak kadar geniş ve kuvvetlidir.

Hz. Peygamber sahabelerini,“ sen mi söylüyorsun, ayet mi“diye sorabilen eleştirel bir akılla zihinlerini inşa ederken, bu yapılar, eleştiri bir yana, yanlarında konuşulmasını, yüzlerine bakılmasını bile yasaklayarak zihinleri formatlar, sürüler oluşturulur. Hak arama mücadelesini körelterek itaatkâr, neme lazımcı, eyyamcı, düşünmeyen, üretmeyen, kendine güvenmeyen silik kimlikler üretir. Halkı bir oy deposu olarak gören, seçimden seçime hatırlayan siyaset için, şeyhin iknası, kitlenin iknası anlamına geldiğinden durum fırsata dönüşür. Kitlenin büyüklüğü pazarlığın gücünü arttıracağından, daha fazla seküler olma pahasına da olsa kitle siyasete angaje edilir. Bu süreçle belli bir güç eşiğini aşan cemaatler sosyal ve ekonomik olarak yeni bir vizyon ve misyonla piyasa yapmaya başlar. Artık zamana ve şartlara göre bu örgütlü yapılar yeni işlevler üstlenir.Cemaatin müntesipleri artık sadece cenneti kazanma, insanı kâmil olma sebepleri ile tarikatların kapısını aşındırmaz. Gündelik hayatta iş bulmak, terfi etme, prestij kazanma, siyasette yer edinme ve para kazanma gibi seküler gayeler için buralarda bulunur. Cemaat müntesipleri kazandıkça sosyal refahı arttıkça, güç ve itibar sahibi oldukça cemaatin gücü artar, devlet karşısındaki pazarlık ve meşruiyeti gelişir, bu güç ve prestij cemaate daha fazla taraftar toplar.Tarafların memnuniyet skalasının yüksekliği,bu sakat ilişkinin doğurabileceği sosyal ve ahlaki problemleri gündeme getirmeyi de askıya alır,getirenler ise fitneci olarak kayıtlara geçer..

Allah dostlarıyla dostluk “Allah’a dost olmak”, onların karşısında olmak ise, “Allah’a düşman olmak” anlamına geldiği müridin zihnine yerleştirilir. Bu ilke kimin, Allah dostu olup olmadığı kriterini bilmeyen müridi,“fena fi şeyh” yapar, kendi şahsi iradesini sıfırlayarak şeyhe sorgusuz sualsiz itaatle bağlanır. Bu şeyhi, hatadan münezzeh, sorgulanamayan, her yaptığını ve dediğini ilahi iradeye bağlayan kutsal bir kişiliğe dönüştürür. Dolayısıyla eleştirilen şeyh değil, Allah olur. Cüneydi Bağdadi’ye: “İrfan sahibi bir şeyh zina eder mi? ” diye sorulduğunda, “Allah’ın emri yerine getirilmesi gereken bir kaderdir. Onun bir emri varsa geri çevrilmez. Bu sebeple irfan sahibinin hata işlemesi çok görülmez.” der. Hucviri;“Kutup, zahiri ve batıni tüm varlıkların eksenidir. Her şey onun üzerinde ve çevresinde döner. Allah âlemi ve âlemdeki düzeni onun aracılığı ile devam ettirir. Semadan yağmur onların bereketi ve yüzü suyu hürmetine yağar. Bitkiler onların Safalarından dolayı biter. Zafer onları himmetiyle kazanılır” der. Müridin tarikatta tüm şahsi menfaatlerini terk ederek, cemaat menfaatlerini ön plana çıkarması, cemaati için düşünen ve yaşayan(gerektiğinde ölen) kişiliklere dönüşmesi bu zihnin ürünüdür.“Mürit için aslolan hak tarafından ilahi yetilerle donatılmış şeyhe ve tarikata sadakatle bağlılıktır. Mürit, tarikatlarda diğer bir üst kimlik olan devlet ya da diğer dünyevi organizasyonlara değil, devletin sınırları içerisinde kalan ve alt kimlik konumunda olan tarikata aittir. Sonra bilahare şeyhin ve tarikatın devlete karşı temel tutumuna göre tarikata olan bağlılığın daha altında bir seviyede olma kaydıyla kendi içinde güçlü veya zayıf aidiyet sunacaktır” (Zekeriya Işık-Devlet ve Tarikat)

Hz. Peygamber kızı Fatıma’ya: Babanın peygamberliği seni kurtarmaz diyerek,“Allah’la kul arasına girilemeyeceği” ilkesini hatırlatırken, şeyhlerin “şefaat”gibi kavramları kullanarak oluşturdukları güvenlik çemberi sorgulanmayan bir yaşam biçimini meşrulaştırır. Karşısındakinin her söylediğinde hikmet arayan anlayış, şeyh ve avenesini daha buyurgan, umarsız ve fütursuz yapar. Sıradanlığı ile övünen ,“Onların efendileri onlara hizmet edendir” diyerek konum yüksekliğini hizmete bağlayan bir peygamberin dini, yanına yaklaşılamayan, hizmet eden değil, hizmet bekleyen kişilere emanet edilmesi trajedilere zemin hazırlar.

Sonuç olarak,15 Temmuzdan sonra cemaat ve tarikatlar çok yazılıp çizildi ama cemaatleri ortaya çıkaran, geliştiren tarihi, felsefi altyapı, içinde geliştiği kültürel ve sosyo ekonomik şartlar, siyasetle olan derin bağları üzerinde ciddi tahliller yapılmadı. Muhtemelen “cemaat” devletle çatışmamış olsaydı cemaatler ve tarikatlar hiç gündem olmayacak ve “cemaat” el üstünde tutulmaya devam edecekti. Dolayısıyla diğer cemaatlerin devletle öyle ya da böyle bir problemi ve devleti ele geçirme teşebbüsleri olmadıkça veya bu arzularını eyleme dönüştürmedikçe cemaatler değil, “cemaat” projeksiyon altına alınmaya devam edecek, diğerleri ise bu vesileyle aklanmış olarak,”ganimetten pay almak” için kuyrukta yerini alacaktı. Sürecin böyle işlemesi diğer cemaatleri akredite olma, okkanın altına gitmeme adına daha çok siyasallaştıracak ve sisteme daha fazla entegre edecektir. Yaşanan süreçler gösteriyor ki, şöyle ya da böyle “insanı kâmil” oluşturma arzusu ile yola çıkan hareketleri, dünyevi bir saadet zincirinin halkalarına dönüştüren zihniyet hala canlı bir şekilde yaşamına devam etmekte. Peki neden? Belki de bunun cevabı G.Bruno’nun şu muhteşem sözünde gizli :“Tanrı, iradesini hâkim kılmak iςin yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar.”