“Kendilerine Tevrat verildiği halde onun yükümlülüğünü yerine getirmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap yüklenmiş eşeğe benzer. Allah’ın âyetlerini yalanlayan topluluğun hali ne kötüdür! Allah o zalimlere elbette yol göstermez.” (Cuma Suresi, 62/5)  İhlas ve amelden arınmış ilahiyatçıların, hocaların, âlimlerin, şeyhlerin de helak olacaklarına ilişkin ikazlar yapılmamış gibi davranamayız.

Tartışma kültürümüz, eleştiri ve müdafaa tarzımız giderek irtifa kaybediyor. Bu durum dostlar arası tartışma ve eleştiri için de böyle rakip hatta düşman gördüklerimize karşı da böyle ne yazık ki. Bir taraftan özgüven patlaması misali ortalığa saçtığı fikirlere gelen eleştiri ve itirazları bağnazlık ve düşmanlık olarak resmetmek üzere fırsat kollayanların sayısında ciddi bir artış var mesela. Diğer taraftan yanlışlık ve tutarsızlıkları eleştiri hatta kötü niyet ve ilişkileri teşhir hakkını kullanma adına işi iftiraya ve ihbarcılığa vardırarak muhalif görüş sahiplerinin sesini kesmek için devlet gücüne sarılmayı marifet bellemek de pek bir moda oldu.

Pozitivist ve ulusçu kimlik üzerine yükselen İttihat ve Terakki’nin mirasçısı bir ideoloji, iktidar sınıfı ve devlet geleneği olarak Kemalizmin, İslam’ı kamusal hayatın dışına sürüklemek üzere ürettiği düşmanca politikaları az çok yaşadık ve biliyoruz. Etkisi hâlâ güçlü bir biçimde sürüyor ve oluşturduğu tahribatı giderebilmek için çok boyutlu bir seferberliğe ihtiyaç var. Ne var ki; sorunlar sadece Kemalizmin saldırılarından, seküler-ulusalcı sınıfların ideolojik ve ahlaki tahakkümlerinden neşet etmiyor. Müslüman toplumun işçisiyle, köylüsüyle, ev hanımıyla, bürokratıyla, siyasetçisiyle, tüccarıyla olduğu gibi ilahiyatçısıyla, şeyhiyle, hocasıyla, müridiyle, camideki cemaatiyle de ilgili içeriden hatta derinlerden, eskilerden gelen sorunları, sıkıntıları, sapmaları var. Üstelik bu sorun ve sapmalar ahlaktan itikada, ticaretten ibadete değin hayatın bütün alanlarına yayılmış durumda.

Fitne Neydi, Bağnaz Kimdi?

Son iki asırdır İslam dünyası maruz kaldığı işgal ve sömürgecilik siyasetleriyle ciddi bir çöküşe sürüklendi. Belki de ahlaki, toplumsal, ticari ve siyasi ilkelerini terk ettiği, tahrif ettiği ve günahı yaygınlaştırdığı için işgal ve sömürüye maruz kaldı. Önce sömürgecilik sonrasında emperyalizm elbette ki İslam coğrafyasına yönelik sistematik düzeyde yıkıcı saldırılar tertipledi. Ne var ki bütün sorun küffardan kaynaklanmıyor, İslam toplumları da kendi içinde birçok alanda çürümeyi, kokuşmayı, dağılma ve çöküşü süratlendiren sapkın söylem ve ilişki biçimleri üretiyordu.

Türkiye’de ve diğer tüm coğrafyalarda Müslüman toplumlar gelenekçilik ve modernizm sarkacından çıkış yolu bulamıyorlar maalesef. Ulusalcı ve anti-emperyalist despotik rejimlerle demokrasi ve insan hakları vaad eden emperyalist devlet arasında tercihe zorlanan orta doğu halklarının kaderi gibiyiz: Özgün seçenek ve özgür iradeye hiç tahammül yok. Gelenek teoride her ne kadar yaşayan İslam’ı temsil ediyor olsa da Kur’an’ı, sünneti, fıkhı, kelamı, içtihadı tanınamayacak kadar flulaştırmış durumda. Modernlik bir durum ve hayatın tüm alanlarına nüfuz etmiş halde. Fakat modernizm bir ideoloji ve yöntem olarak İslam dâhil temas ettiği her şeyi değiştirmeye, dönüştürmeye, amaçlarına uygun bir biçimde başkalaştırmaya kararlı. Gelenek yer yer atak yapsa, kendini ve muhataplarını tahkim edecek bazı araçlar inşa etse de esasen savunmada ve giderek daha sert bir biçimde muhafazakârlaşmakta, içe kapanmakta. Gelenek özü kaybediyor çünkü beka vurgusuyla sembolleri ihtiyaçtan çok fazlasıyla öne çıkarıp şekilden, klişeye dönüşen tekrardan başka bir teklifle toplumun karşısına çıkamıyor.

İslam nedense güzel ve imrendirici bir hayat tarzı olarak gerek bireysel gerekse toplumsal olarak örneklenen bir din değil de bitip tükenmeyen bir münakaşanın konusu ve kaynağı gibi problemli bir pozisyona mahkûm edilmiş durumda.

Makul Şüphe mi Vesvese ve İnkâr mı?

Tartışan taraflar, bilerek bilmeyerek sekülerizmi, devletin çerçevesini çizdiği resmi teklifi meşrulaştıran, cazip hale getiren rollere soyunuyorlar çoğunlukla. Tevhid ve şirk, adalet ve zulüm, ıslah ve ifsad, takva ve fücur, iman ve küfür gibi Kur’an-ı Kerim’in öncelediği, Muhammed Mustafa (a.s.)’ın örneklediği ve selef-i salihin’den bugüne gelen maruf örfü gölgede bırakalı çok oldu. Kim bilir belki de aktüel ve siyasal ihtiyaçlara uygun konular, örnekler ve çıkarımlar üzerine ahkâm kesmek çok tatlı ve faydalı görülüyor olmalı.

Zaman akıp gittikçe, toplumların ilişki biçimleri ve ihtiyaçları değiştikçe (ki son derece hızlı bir değişim söz konusu) İslam’ın meselelere bakışı ve cevabı da açıklığa kavuşturulmak durumunda. Fakat bir taraftan Ehli Sünnet söylemini öne çıkararak son derece dar, Kur’an ve Sünnet’le bağı son derece zayıf hatta tartışmalı klişe söylem ve semboller etrafında inşa edilmek istenen gelenekçi bir teklif öne çıkarılıyor. Üstelik bu teklif yığınla bid’at, hurafe, İsrailiyat, Batınilik, Hurufilik, vahdet-i vücut gibi sapkın geleneksel unsurlar üzerine bina ediliyor.

Diğer taraftan hassaten ‘tarihselcilik’ gibi modern Batı akademisinin İncil ve Tevrat’a uyguladığı yöntemi Kur’an-ı Kerim’e uygulamaya çalışan bir teklif duruyor. Bu teklif en temelde Kur’an-ı Kerim’in metnini daha doğrusu vahyedilen bir Kitab oluşunu tartışmaya açıyor. Özetle “Kur’an-ı Kerim’in manası Allah’tan olabilir ama lafzını Hz. Muhammed (a.s.) şartlara uygun olarak ifade etmiştir” yaklaşımı tarihselciliğin ana fikrini teşkil etmektedir. Üstelik öteden beri bilip tanıdığımız Kemalist-ulusalcı aktörlerin laiklik prensibi gereği ileri sürdükleri ahkâm ayetlerinin tarihselliği teklifini hepten aşarak “Kur’an bazı temel mesajları hariç tamamen tarihseldir” görüşü ileri sürülmektedir. Bu modernist yönteme göre “Allah, Kur’an’ı muhtemel ve müstakbel gelişmeleri hesap etmeden üstelik de lafız olarak değil mana olarak Hz. Muhammed’e vahyetmiştir.” (haşa!)

Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığıtarafından 19 Aralık’ta yayınlanan “Kur’an Lafzı ve Manasıyla Nazil Olmuştur” açıklamasını iyice okuyup araştırmakta fayda var. Tehditkâr bir dile, alaycı ve ötekileştirici bir üsluba, tekfir ve düşmanlaştırıcı bir tutuma değil hakkı ve sabrı tavsiyeyi merkeze alan ıslah edici bir söylem ve duruşa muhtacız. Kolaylaştıran, güzelleştiren, müjdeleyen ümmet gitmiş de yerine zorlaştıran, çirkinleştiren ve nefret ettiren akılsız bir güruh gelip karşımıza dikilmiş dedirtmek istemiyorsak makul ve mutedil ama muhakkak muttaki ve mücahid olmak zorundayız. Çünkü “Kendilerine Tevrat verildiği halde onun yükümlülüğünü yerine getirmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap yüklenmiş eşeğe benzer. Allah’ın âyetlerini yalanlayan topluluğun hali ne kötüdür! Allah o zalimlere elbette yol göstermez.” (Cuma Suresi, 62/5)

İhlas ve amelden arınmış ilahiyatçıların, hocaların, âlimlerin, şeyhlerin de helak olacaklarına ilişkin ikazlar yapılmamış gibi davranamayız.

Yeni Akit / Kenan Alpay