1.Sözlükte kıble, ‘yön, yönelinen cihet veya şey’ anlamına gelir. Terim olarak Müslümanların namazda yönelmeleri gereken istikameti ifade eder.
Kıble, tevhid dinine inanmış insanların sadece Allah’ın sözünü yücelttiklerinin, hayatın her alanında yalnızca Allah’ın sözünü tasdik edip ona uyduklarının fiili göstergesi olarak, Allah’ın buyruğu üzerine Kâbe’ye yönelmeyi ifade eder. Çünkü Kâbe’ye yönelmek, sembolik olarak Kâbe’nin rabbi olan Allah’a yönelmektir. ‘Allah’ü ekber’ diye karşılık vermektir.

Hz Peygamber “sizden biri kıbleye yöneldiği zaman Allah’a yönelmiş olur” buyurdu. İnsanlar arasından Müslüman olanlar ‘ezan, kâmet, dua, cenaze defni, mezarların şekli, hayvan kesimi, meskenlerin mimarisi’ gibi hususlarda istikamet olarak Kâbe’ye yönelir, diğer ümmetlerden farkını şeklen de ortaya koyarak tevhid dinine şahitlik ederler…

 

2.Hz. Muhammed içlerindeyken Müslümanlar Mekke’de namaz kılarken, Kâbe’ye yönelirlerdi. Medine’ye hicret ettikten sonra Kudüs’e yönelerek namaz kılmaya başladılar. Yahudiler bir süre sonra Hz. Peygambere muhalefet etmek için kıble konusunu istismar etmeye, iftira ve karalama propagandası yapmaya başladılar.
Onlar “Muhammed ve arkadaşları kıblelerinin neresi olduğunu bilmiyorlardı onlara biz öğrettik” ve “O bizim dinimize muhalefet ediyor ama kıblemize uyuyor” diyorlardı. Bundan muratları Hz. Muhammed’in elçiliğini reddetmek, diğer Arapları buna inandırmaktı. Kıble meselesini de iddialarına dayanak yapmışlardı.

Bu sözler ağır sözlerdi. Ortalama insanı şaşırtacak, Hz. Muhammed’in elçiliği hakkında şüphe uyandıracak sözlerdi. Nitekim Müslümanlardan bazıları bundan etkilenmeye başladı. Peygamber bunu görüp bildiği için olsa gerek bu halden hem sıkılıyor, hem de bu sıkıntıdan kurtulmak istiyordu. Gönlünden geçense Kâbe’nin kıble olmasıydı. Bu sebeple doğru istikameti göstermesi için başını göğe doğru çeviriyor, Allah’tan yardım diliyordu.
Çok sürmedi meseleyi çözecek ayet geldi: Ayetin başında “Biz senin yüzünü gökyüzüne çevirdiğini biliyoruz. Şimdi seni hoşnut olacağın kıbleye döndüreceğiz”[1] denmesi Peygamberin Kâbe’nin kıble yapılmasını arzu ettiğine, bo konuda vahiy gelmesini beklediğine işaret ediyor. Ayetin devamında yer alan “artık yüzünü mescidi haram tarafına çevir” ifadesi de bu beklentinin ilahi irade tarafından onaylandığını, hükme bağlandığını bildirmektedir.
Bu şartlarda Peygamberin, Yahudilerin kendi ellerindeki kitaba uyarak hakikate boyun eğecekleri, kibri ve inadı bırakıp hakka yönelecekleri ve risaletini tasdik edecekleri umudu da tükenmek üzereydi. Ayrıca düşünülebilir ki Kâbe’nin Hz. İbrahim’in kıblesi olması, kendi inançlarını İbrahim’e dayandıran putperest Arapların İslam’ı kabul etmelerinde etkili bir unsur da olabilirdi.

Bu ayeti takip eden Bakara suresi 145-150. Ayetleriyse ehli kitap ile Müslümanların kıblesinin kesin bir şekilde ayrıldığını vurguluyor, Kâbe’ye dönme hükmünü pekiştiriyor. Ayetler geldikten hemen sonradır ki Müslümanlardan bazıları Mescid’in Medineye bakan güney duvarında hemen yeni bir mihrab yaptılar. Bu hareket hem peygamberi sevindirmiş ve hem Müslümanların da bu konuda rahatsız olduklarını göstermişti.

 

3.Kıblenin değişimi hicri 2. Yıl Recep ayında (hicretin 15. yahut 16. Ayı) bir öğle veya ikindi namazı kılınırken gerçekleşti. Namazın ilk iki rekatının Kudüs’e, namaz içinde vahiy nazil olunca kalan iki rekatının da Mekke’ye yönelinerek kılındığı, namaz içinde yön değişikliği yapıldığı biliniyor. Kıblenin değiştiği sırada Selime Oğulları mescidinde namaz kılınıyordu, bu sebeple mescide iki kıbleli mescid denmeye başlandı.

 

4.Kıblenin değişimi Yahudiler ve müşrik Araplar tarafından ilginç ifadelerle istismar ve aleyhte propaganda konusu edilmeye devam etti. Yahudiler, Allah’ın dinini ve Peygamberlerini kendilerine has kılıp özelleştirdikleri gibi o gün de, Müslümanlar kendi kıblelerine yönelme işini fiilen terk edince, “Peygamber bizim kıblemizi hasetten dolayı terk etti çünkü bizim kıblemiz peygamberlerin kıblesidir, oysa kıblemizde kalsaydı onun beklenen peygamber olmasını umardık” demeye başladılar.

Putperest Araplar, yandaşlarını dinlerinde tutmak için “Bu adam dinini şaşırdı, sizin doğru yolda olduğunuzu görerek size (kıblenize) yöneldi, sizin dininize girebilir” tarzında sözlerle haklılık sağlamaya çalışıyor, içlerinden Müslüman olanları da kuşkuya düşürmek istiyorlardı. İstismar cephesine Müslüman görünümlü münafık olanlar da katıldı ve bunlar da “doğum yerini özlediği için kıble değiştirdi, bir zaman bir kıble, sonra başka bir kıble, bunlara ne oluyor” diyorlardı.

Kur’an inkar cephesinin bütününü “sefih-süfeha” (akılsız, akılsızlar, dar kafalılar) kimseler olarak niteleyip aşağıladı. Cevap olarakta ‘Doğunun da Batının da Allah’ın olduğunu, dilediğini doğru yola ileteceğini, Müslümanların kendi başlarına seçkin bir ümmet kılındığını, kıble değişikliğinin Hz. Peygambere içten bağlı olanlarla iki yüzlüleri birbirinden ayırt etmek için yapıldığını, bu sebeple kıble değişikliğinin inanmayanlara ağır geleceğini’ bildirdi.[2]

 

5.Yahudiler, müşrik Araplar ve münafıklar bu ayetten sonra kendilerini savunmak için bu defa “eğer Kâbe gerçek kıble ise, daha önce kılınan namazların geçersiz olacağı, o halde iken ölenlerin sapıklık üzere ölmüş olacakları” şeklindeki başka bir iddia geliştirdiler. Bu iddialar bazı Müslümanları da etkilemiş olmalı ki 143. Ayet bu iddialara da cevap verdi. Ayet, ‘müminlerin amellerinin asla zayi edilmeyeceğini’ bildirmektedir.
6.Buna rağmen Yahudiler hala nifak saçmaya devam ettiler ve bu kez de “Muhammed’in anlattığı dine sabahleyin görünüşte inanın, akşam olunca da inkar edin” diyerek münafıkları tahrik edip kullanmaya, bazı Müslümanları bu şekilde etkilemeye çalıştılar. Bunun üzerine gelen ayetler şöyle buyurdu:
“Ehli Kitaptan bir grup, ‘müminlere indirilmiş olana sabahleyin inanıp akşamleyin inkar edin, belki onlar böylece dinlerinden dönerler, sizin yolunuza uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın’ dediler. De ki, ‘doğru yol ancak Allah’ın yoludur.’…” [3]

 

7.Kıssadan hisse: Müslümanlar, kitap ehlinden, putperestlerden ve Müslüman gözüken münafık yahut müşriklerden, kıbleleri nedeniyle ayrı bir millettir. Ayetlerde insanlar, İslami ölçülere göre dört gruba ayrılıyor. Müslümanları kıbleleri sebebiyle ayrı tutuyor.
Buradan anlaşılıyor ki Müslüman olanlar, kıble farkıyla ayakları nerede yere sağlam basıyorsa orada “İla’yı Kelimetullah’ı” yüceltiyor, İslamı hükümran ediyor, insanlara tevhid dininin fiili şahitliğini yapıyorlar.

Medine’de ayakları yere sağlam basan Müslümanlar kıbleyi değiştirdiler. O vakitte asıl kıbleleri işgal altındaydı. Kâbe’yi ziyaret etmeleri yasaklanmıştı. Mekke fethedilinceye kadar sürdü bu durum. Ve ilk fırsatta fetih gerçekleşti. Buna rağmen Kudüs diye bir dertleri olmadı çünkü öncelik kıbleleri olan, Kâbe’nin bulunduğu beldeydi. Kâbe küfürden, şirkten ve münafıklıktan kurtarılmalıydı. Sonra oraya bi daha bunlar sokulmayacaktı.
Bu gün yeryüzü küfrün hükümranlığı, putperestlerin ve müşriklerin işgali altında. Müslümanlar her nerede iseler, kıble farkı nedeniyle Müslüman millet olarak nerede ayakları yere sağlam basıyorsa, ilk hedefleri kıblelerinin işgalden kurtarılması olmalıdır. Yoksa işgal altındaki yeryüzünün birçok yerinde zulüm var, Kudüs’ün bir önceliği yok. Yahudilerse sadece Kudüste değiller.

Medine’de Yahudilerin güttüğü politika, doğrudan cephe açarak Müslümanlara muhalefet etmek şeklinde ortaya çıkmıyordu, müşrikleri ve münafıkları öne sürerek arkadan fitne ve fesat çıkartıyorlardı. Kültür, bilgi ve finans gücü sahibi oldukları için etkindiler, fesadı bu şekilde yayıyor, kargaşayı bu tarzda etkinleştiriyorlardı. İslam’a, Kur’an’a ve Hz. Muhammed’e olan kinlerini ve hasetlerini böylece örtüyorlardı.

Bu gün de değişen bir şey yok, İsrail Oğulları değilse de günümüz Yahudisi de atalarının yolunda, aynı politikaları sürdürüyor. Dünyadaki putperestleri, müşrikleri ve münafıkları kullanıyorlar. Fitne ve fesadı bunların sayesinde yayıyor, bunların elleriyle fitneyi sürdürüyorlar. Bu politikanın en çarpıcı sonucu, Müslümanlara önceliklerini unutturması, essalarını unutturulup detaylarla meşgul etmesidir. Nedir o esaslar yahut öncelikler:

Müslümanların diğerlerinden ayrı bir millet oldukları, kıblelerinin farklı olduğu, ayaklarını sağlam basacak bir yer edinmeleri, İslamı orada hükümran etmeleridir. Bu olduktan sonra gerisi detaydır, olmadıysa öncelikler için uğraşılması esastır. Öncelik meselesindeki şaşkınlık detaylarda boğulup kalmayı, detaylar içinde ömür tüketmeyi getirecektir. Ki Medine’de de Yahudiler bu işlerin başını çekmişlerdi, şimdi de benzer şeyi yaparak kafaları karıştırmayı, Müslümanları birbirine düşürmeyi iyi beceriyorlar! Becerene mi becerilene mi yanmalı bilemez olduk!

 

Sözlerimiz kıble meselesini, hükümranlık meselesini, Müslüman millet olma meselesini, ayakların sağlam basılacağı yer meselesini hatırlatmaya yöneliktir. Sefihlere söyleyecek lafımız yoktur!
[1] Bakara 144
[2] Bakara 142-143
[3] Ali İmran 72-73

*Yazı, henüz basımı yapılmamış “siyerin gölgesinde 3” adlı kitaptan alıntıdır.