Kur’an, insanları dosdoğru yola/sırat-ı müstakime iletmek için Allah tarafından indirilmiştir. Sırat-ı müstakim hayır ve iyiliğin bütün şekillerini, insanların ulaşabilecekleri her türlü iyiliği muhtevidir; insanlara hiçbir kapalılık bulunmayan sade ve açık bir inanç sistemi sunar. Bu inanç, kişiyi kuruntu ve hurafe bataklığından, zan ve mitolojik anlayışlardan kurtarır. Kur’an insanın sosyopisikolojik davranışları ile inanç ve amel arasındaki uyumu sağlayarak insanları doğru yola iletir.

Kur’an, Ali Şeriati’nin dediği gibi anlamsız bir vird kitabı, ahiret sevabı ya da ölmüşlerin ruhuna okunan bir fetiş değil de bir kitap gibi okunursa insana uyanma ve direniş hissi, hareket kabiliyeti, izzet ve bilinç bahşeder. Böylece iman gücü zulme, zillete ve cehalete karşı bir kudrete, bir isyana dönüşür.

Bu isyan ahlakının oluşması için, insanları doğru yola kılavuzlayan ve insana varoluş'unun sorumluluğunu ihtar eden Kur'an'ı anlayarak okumak ve yaşama aktarmak gerekir. Bu bağlamda Kur'an'ı anlamanın önemli ve tek şartı, onu peşin fikirli, ön yargılı olmadan, herhangi bir mezhebin ve görüşün etkisinde kalmadan ve kendi fikirlerini onaylatmaya kalkmadan okumaya çalışmaktır. Gel gör ki, bugünkü Kur’an algısı bunun tam tersidir. Kur’an hayat kitabı olmaktan uzaklaştırılıp, onu anlamadan teganni ile yüze okumak ve ezberlemek ibadet haline gelmiştir; ezberlenmesi Kur'an'ı anlayarak okumanın yerini almıştır. Bir başka deyişle; Kur'an, hayatı ibadet kılmak için nazil olduğu halde insanlar onun yüze okunmasını ve ezberlenmesini ibadet yaptılar. Kur'an'ı anlama ve ona yaklaşımdaki temel sorun, anlaşılmadan okumak ve ritüelleşen ses ve teganni merakını önceleyerek mananın yani özün ıskalanmasıdır.

“Bu Kur’an en doğru olana iletir. Salih amel işleyen mü’minleri büyük bir mükâfatla müjdeler. Ahirete inanmayanlar için de acıklı bir azabın hazırlandığını bildirir.” (17/İsra: 9) “Biz sana Kitabı gerçek ile indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin.” (4/Nisa: 105) “İnsanlar bir tek ümmetti. Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Onunla beraber anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere içinde gerçekleri taşıyan kitabı indirdi.” (2/Bakara: 213)

Bu ayetler, Kur’an’ın amacı hakkında bize bir fikir vermektedir. Ayetler Kur’an'ın, bütünlüğünde ve Peygamber örnekliğinde anlaşıldığı sürece muttakiler için yol gösterici olduğunu söylüyor. Kur’an, bağnazlıktan kurtulduğumuz, hurafe ve bidatlerden arındığımız andan itibaren, bizi karanlıklardan/zulümat aydınlığa ulaştıran bir nurdur. Bu ve benzeri ayetler, onlarla beraber kıyam ettiğimiz, rükuya gittiğimiz, istişare için niyet izhar ettiğimizde müjde ve uyarıcıdırlar; anlaşmazlığa düştüğümüzde çözmek için kendilerine müracat ettiğimiz zaman hidayettirler.

İbrahim Sarmış’a göre 'Kur’an’ın ana hedefi, Allah’ın varlığını ispatlama noktasına yoğunlaşmak yerine, insan ve insan davranışları üzerine yoğunlaşmaktır. Nitekim Kur’an kendisini de “insanlara yol gösterici, karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı, âlemlere uyarıcı” şeklinde tanımlamaktadır ki, bu manada çok sayıda ayet sıralamak mümkündür. Bununla birlikte Allah’ın lafzı, Allah’ın sıfatları ve isimleri Kur’an’da birçok defa kullanılmıştır. Fakat Kur’an’da, Kur’an’ın amacı Allah’ı ispatlamak şeklinde konmamıştır. “Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidiş ve gelişinde elbette akıl sahipleri için deliller vardır.” (3/Ali İmran: 190) ayeti ve benzeri ayetlerde görüldüğü gibi, Allah’ın varlığının ispatı konusunda kevnî ayetlerin yeterli olduğunu Kur’an bize hatırlatmaktadır.

Kur’an bizatihi tevhid inancını ikame etmeyi, zihinlerdeki ve pratik hayattaki şirk inancını yok etmeyi amaçlamış olup toplumun din anlayışını tümden değiştirmek için vahyedilmiştir. İnanç bağlamında ıslah asla söz konusu olmamış ve Mekke toplumunun şirke bulaştırılmış Allah inancına asla taviz verilmemiştir.

İlahi mesaj insanlar için gönderilmiştir. İlahi ilkelerin tümünün, gerek fert düzeyinde olsun, gerek toplum düzeyinde olsun, günlük yaşamda karşılığı, pratikte de bir değeri bulunmaktadır. Aksi halde vahyin insan için hidayet aracı olmasının anlamı olmazdı. Bu bağlamda insanların zaafları Allah’ı yok sayma noktasında değildir; asıl zaaf ve sapma, Allah ile birlikte başka varlıkları veya kendi arzu ve heveslerini ilah edinme noktasında başlamaktadır.

Vahiy, insanlara ihtilaf ettikleri konularda hakem olsun diye gönderilmiş, mücadele de bunun üzerine bina edilmiştir. Allah’ın hükümlerini indirmesinin arka planında yatan gerçek, insanların taşıdıkları benzer zaaflar olmuştur. Atalarından gördüklerini din edinen, yeryüzünde fitne çıkaran, hevalarıyla hükmeden, insanlara zulmeden, bozgunculuk yapan şirk dini mensuplarının düzelmesi, ıslah olması ve genelde insanlara hidayet rehberi olması amacıyla, Allah insanlara peygamberleri aracılığıyla vahiy-kitap göndermiştir.

Vahiy, doğru ile yanlış, aydınlık ile karanlık arasında bocalayan insanoğlu için doğruya ulaştırıcı en sağlam ölçüdür. Dolayısıyla vahyin getirdiği ilkelere sahip olmamak, karanlık dehlizlerde kalakalmaktır. İnsanları uyarmak, onlara doğruyu göstermek, onları zaafları nedeniyle düştükleri aşağılık durumlardan kurtarmak, aydınlığa çıkarmak, Kur’an’ın ana hedefidir.

Kur’an-ı Kerim’in muhatabı insandır. İnsanın fıtratına hitap eder. Varlık-Allah ilişkisi “sünnetullah” ilkesi çerçevesinde gelişir. Allah, kâinatı belli bir düzen içinde yaratmış ve bu düzen gereğince varlıklara yollarını göstermiştir. Her varlık yaratılış gayesi doğrultusunda hareket etmektedir. Bu varlıklar arasında yalnız insanoğlu irade sahibi kılınmış ve kâinat içindeki düzenini kurması kendi inisiyatifine bırakılmıştır. O, artık ya yalnız Allah’a kul olacaktır, ya da Allah’ın dini dışında kendi ürettiği sistemlere tabi olacaktır. İşte bu noktada Allah, vahiy nimetini insana sunmakta ve insanların Allah ile hemcinsleri ile ve kendileri ile olan ilişkilerini düzenlemektedir.

İnsanoğlu her konuda olduğu gibi, bu ilişki biçimlerinde de vahye dayanmadığı sürece yanılmakta, yanlışlara düşmektedir. Vahiyden uzaklaşıldığı nispette fesat artmakta, yeryüzüne müşrikler ve onların kaçınılmaz tezahürleri olan zulüm, istibdat, adaletsizlik, bid’at ve hurafeler hâkim olmaktadır.

Tüm ilahi kitaplar gibi, son vahiy olan Kur'an'ın da asıl amacı yeryüzünde zulmü, adaletsizliği ortadan kaldırmak ve insanlara, Allah’ın kendilerinden razı olacağı davranış normlarını kazandırmaktır. Tabii ki tercih yine insana bırakılmış ve yapacağı tercihin hesabının da mutlaka sorulacağı vaat edilmiştir.

İnsanların özellikleri dikkate alındığında çok unutkan oldukları, çok aceleci davrandıkları ve dolayısıyla hidayete, hatırlatıcıya, uyarıcıya ihtiyaç halinde bulundukları görülecektir. Dosdoğru yola, hidayet yoluna iletilmenin duyarlı ve düzenli bir pratik hayattan geçeceği malumdur. İnsanlar bir an Allah ile ilişkilerini kopardıklarında tüm zaaflarıyla bir bocalama ve ümitsizliğe doğru süratle akıp giderler. İbadetlerini, iyiliklerini, düşüncelerini Rablerinden bağımsız ortaya koymaları halinde başıboşluk tehlikesinden kurtulamazlar. Mü’minler ister darlıklarında, isterse genişliklerinde Allah’ın güven ve korumasına muhtaçtırlar. Zira Allah'a güven, muttakilerin imanıdır.

Kur’an, bireyin ve toplumun ıslahını hedefler. Bu hedefin gerçekleşmesi için; insanlara ilkeler sunmak, hayata bizatihi bu ilkeler perspektifinden bakmak; pratiğe bu ilkelerin kaynaklık etmesini sağlamak amacındadır. İnsanların kendi heva ve heveslerini ölçü edinmelerinin sonucu nefislerde başlayan bozulmanın kısa sürede toplumsal bir tehlikeye dönüşmesi kaçınılmaz olur. Nitekim bu bozulmaya Kur’an’da şöyle işaret edilir: “İnsanlar bir tek ümmetti; Allah onlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Peygamberler aracılığı ile insanların anlaşmazlığa düştükleri konular hakkında aralarında hüküm vermek için hak kitap da indirdi. Hâlbuki o konularda anlaşmazlığa düşenler, kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ihtilafa düşen kitap ehlinden başkası değildi. Bunun üzerine Allah, kendi iradesiyle, inananları ihtilafa düştükleri hakikate eriştirdi. Çünkü Allah, dileyeni doğru yola ulaştırır.” (2/Bakara 213)

“Kur’an, insanlara hidayet rehberi olarak gönderilmiştir. Hangi şeylere ve nasıl inanacakları, ibadetleri ve hayatlarını düzene sokmak için uygulayacakları hükümleri belirlemek için gönderilmiştir. Dünya hayatında iyi ile kötüyü birbirinden ayırmak, bu hayattan sonra gidilecek ahiret âleminde karşılaşılacak şeyleri öğretmek için indirilmiştir. Bu alanlarda hidayet olduğu gibi, kişinin yapısında bulunan madde ile mana eğilimleri arasındaki dengeyi sağlamada da hidayettir. Hakkı batıldan, hayrı şerden ve zararlıyı faydalıdan ayırt etmek için hidayettir. Gayb âlemi ve bu âlemle ilgili inanılacak şeyleri göstermede hidayettir. Helal ve haramı, farz ve yasağı belirlemede hidayettir. Gerek fertlerin birbirleriyle, gerekse fertlerle toplum arasındaki ilişkileri düzenlemede hidayettir. Yüce Allah’ın yegâne yaratıcı, yegâne ma’bud, yegane hâkim ve teşri hakkının yegane sahibi olarak bilinmesi ve sadece O'na kulluk edilmesi konusunda da hidayettir. Mutlak ilah, mutlak Rab ve mutlak hâkim olarak sadece O’na boyun eğilmesi gerektiği konusunda hidayettir. Kısaca, insan için söz konusu olan her şeyde Kur’an hidayettir ve insanı en güzel, en doğru olana iletir.
Kur’an’ın birinci derecede amacı budur; bu hedefi gerçekleştirmektir. Rahmet, nur, mübin, hidayet, uyarıcı, koruyucu gibi diğer bütün hususiyetleri hidayet olma özelliği etrafında dönüp dolaşır, denilse yeridir. Çünkü ilahi risalet insanların hidayeti ve neticede dünya ve ahiret saadetleri için gönderilir. Peygamberler de bunun için seçilir ve melekler onlara bu amacı gerçekleştirmek için vahiy getirirler. İnsanlar bu hidayete sarıldıkları ve Allah’ın dosdoğru yolu üzerinde yürüdükleri sürece mutlu olurlar. Bu hidayetten ve sırat-ı müstakimden sapanların ise sonu sapıklık ve bedbahtlıktır.

Bunun öneminden dolayı Hz. Peygamber, öncelikle insanların zihinlerine ve vicdanlarına La ilahe illallah’ın anlamını yerleştirmeye çalışmış, insanları bu hedeften uzaklaştırabilecek bütün yol ve yöntemlerden kaçınmıştır. Uzun ve meşakkatli bir yol olmasına rağmen bu hedeften asla sapmaz.”

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de dine karşı dinin mücadelesinde, insanları Kur’an’a çağıran, Allah’ın mesajlarıyla inşa olmaya çalışanlara en büyük düşmanlığı, insanlar ile Allah arasında iletişimi sağladıklarını iddia eden, şirke bulaşmış statükocu dindarlar yapmaktadırlar. Dinini Allah’ın kitabı Kur’an’dan öğrenmeye çalışanlar ve Kur’an’ın mesajlarını hayatlarına taşımak isteyenler, çarpık din tasavvurunun ateşli savunucuları tarafından Kur’an sapıkları olarak nitelendirilmektedirler. Kur’an’ı ve sapıklığı bir arada zikredebilen bu zihniyet sahiplerinin ortak özelliği, dini sömürü aracı olarak kullanmaları, kitabına uydurdukları din anlayışları ile insanları kendi hegemonyaları altına almaya çalışmalarıdır. Kutsallık kılıfı ile insanları kandırmayı ustaca beceren bu din kalpazanları başta medya olmak üzere etkili ve yetkili mevkilerde köşe kapmaca yarışındadırlar. Bu din istismarcılarının beslendiği tek kaynak insanların din konusundaki cehaletleridir. İnsanlar sorgulayıp bilinçlendikçe ve dinini Allah’ın tek korunmuş kaynağı olan Kur’an’dan öğrenmeye başladıkça Ali Bardakoğlu Hocanın tabiriyle, bu merdiven altı din pazarlamacıların kazanç kapıları sarsılacak ve yıkılacak, sahte din tezgâhlarında müşterileri kalmayacaktır. Bu yüzden onların en büyük korkuları Kur’an Müslümanlarıdır!

Kur’an, Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’e göndermiş olduğu vahiylerin kendisinde toplandığı kitabın adıdır. Bu kitap, Allah’ın razı olduğu dinin, İslam’ın yegane kaynağıdır. Vahyin dışında hiçbir şey Kur’an da yer almadığı gibi, vahiy olan hiçbir şey de onun dışında bırakılmamıştır. Allah bu kitabı Elçisinin kalbine vahyetmiş, sonra da onu okutup açıklatmıştır. (75/Kıyamet: 17) O’nun ilkelerine uygun olmayan İman ve amel’in Allah indinde bir kıymeti yoktur. O kıyamete kadar, korunmuşluğunu (15/Hicr: 9) ve kendisine iman edenleri en doğru olana götürmek için rehberliğini sürdürecektir. (17/İsra: 9)

Kur'an kurslarında ve devlet okullarında Kur'an'ı kendi dilinden okuyarak anlamak yerine, sadece Arapça harflerinin nasıl okunduğunun eğitimi verildiği sürece kimse dürüst, erdemli, ahlaklı, Allah'ın dinini bilen; hurafe, bid'at ve şirkten uzak duran tevhid ehli bireylerin yetişmesini beklemesin. Bizim en hayırlımız, Kur'an'ı Arapça olarak okumayı öğrenen ve öğreten değil, Kur'an'ı anlamak için okuyan, anladığını hayatında pratiğe aktaran ve bunu başkalarına da tebliğ edenimizdir. Hüseyin Atay Hocanın dediği gibi 'Kur’an’ın bir ayetini anlayarak okumak, anlamadan Kur’an’ı hatim etmekten daha sevaplı ve daha hayırlıdır.'

En büyük ibadetin Kur'an'ın manasını anlamak olduğunu söylemek yerine, onun anlaşılamayacağını ilan ettiler. Bu nedenle Kur'an, Müslümanların önemli bir kısmının kafasına muammalı, anlaşılmaz, erişilmez ve sırlı kutsal bir metin olarak nakşedildi. Onu anlamadan yüzüne okumak, papağan gibi tekrarlamak hatta teypten dinlemek en iyi Müslümanlık sayıldı. Bu anlayış, netice itibariyle onu sadece ölülere okunan mezarlık kitabı yaptı.

Prof. Dr. İlhami Güler’e göre 'Kur’an kursları olayı Türk Müslümanlığı'nı özetleyen bir gerçektir. Önemli olan ilahi kelamın manasını kavramak değildir. Önemli olan, ilahi kelamı Arapça okuyabilmeyi öğrenmektir. Ramazanlarda ‘hatim indirme’ ve ölülere bağışlama; ölülerin arkasından ‘mevlid okutma’ ve kandil gecelerinde (duaların kesin kabul edildiğine inanıldığı için) ibadet ve dua ile hem dünyalık beklentilerimizi karşılama hem de ahiret için bol sevap kazanma Türk insanının tipik dindarlık tezahürleridir.'

“Allah’a davet eden, dürüst ve erdemli davranan ve elbette ben kayıtsız şartsız Allah’a teslim olanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?’’(41/Fussilet: 33) “Bu insanlığı, Rablerinin arzusuyla karanlıklardan aydınlığa; tüm övgülerin muhatabı olan, O her işinde mükemmel olanın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir vahiydir.’’(14/İbrahim: 1) Her medeniyetin manevi bir temeli vardır. İslam medeniyetinin temeli de hiç şüphesiz Kur’an’ı Kerim’dir. Bu bağlamda biz Müslümanların bu kitaba yönelik üç görevi vardır: Okuyup anlamak, özümseyip gereğince amel etmek ve diğer insanlara bir tür canlı Kur’an, yani örnek olmaktır.

Müslüman, her şeyden önce Kur’an’a kulak vermeli, sesini kesip dinlemeli ve onun emirlerini hayata geçirmelidir. (7/A’raf: 204) Ona ters düşen yorum, te’vil, anlayış ve uygulamalardan kaçınmalıdır. “Sana bu Kitab’ı her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir rehber, bir rahmet ve bir müjde olarak gönderdik.”(16/Nahl: 89) “...Bu Kur’an, her şeyin açıklanması ve mü’minler için bir kılavuz ve rahmettir.” (12/Yusuf. 111) “Kur'an, diri olanları uyarıp korkutmak ve küfre sapanların üzerine sözün hak olması için indirilmiştir.”(36/Yasin: 70)

Müslümanlar, herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüklerinde, onu Allah’a ve Rasûlü’ne arz etmekle mükelleftirler. “Biz sana Kitab’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve iman eden bir kavim için yol gösterici ve rahmet olsun.” (4/Nisa: 59) “İnsanlar için hidâyet rehberi olan Kur’an, yol gösterici ve hakkı bâtıldan ayırıcı/furkan, apaçık belgeler/beyyinât olarak Ramazan ayında indirildi.” (2/Bakara: 285) “De ki: ‘En üstün delil (hüccetü’l-bâliğa) Allah’ındır. Allah dileseydi, elbette hepinizi hidayete erdirirdi” (6/En'âm, 147)

Allah, Kur’an’da hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. Bir Müslüman, Kur’an varken, başka hakem arayamaz:
“Allah size hakikati apaçık ve ayrıntılı olarak açıklayan Kitab’ı indirmiş iken, ben neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda ondan başka bir hakem mi arayayım?” (6/En’am 114)
“Rabbiniz katından size indirilene uyun. O’ndan başka önderlerin ardından gitmeyin. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?” (7/Araf 3)
İnsanlar, falan kişinin ictihad, fetvâ ve yorumuna uymaktan değil; Kur’an’a uyup uymadıklarından hesaba çekileceklerdir:
“Muhakkak ki o Kur’an, hem senin hem de ümmetin için bir şeref ve öğüttür. İleride ona uyup uymadığınızdan sorguya çekileceksiniz.” (43/Zuhruf 44)

Müslüman açısından dünya ve âhiret felâketinin en büyük nedeni, Kur’an’ın emirlerini önemsemeyerek uygulamayıp, geri plana atmaktır. “O gün, haksızlığı kendisine yol edinmiş olan kişi ellerini kemirip ‘ah’ ne olurdu, Resul’ün gösterdiği yolu tutmuş olsaydım! Vah, yazıklar bana, ne olurdu filanı da kendime dost edinmeseydim. Çünkü o, gerçekten bana uyarıcı, hatırlatıcı mesaj geldikten sonra beni Kur’an’dan saptırmış oldu. Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır”. (25/Furkan: 27-29) Kitabın ve Hz Peygamberin apaçık uyarısına rağmen Kur’an terk edilmiş/mehcur bırakılmış bir kitap olarak şekvaya konu olacaktır. (25/Furkan: 30)

Kur’an tarafından Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfir, zâlim ve fâsık olarak nitelendirilirler. (5/Maide: 44, 45, 47) Devamındaki âyetlerde de, başta Peygamber olmak üzere Müslümanların Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi emredilir: “Sana da, önceki kitapların bir kısmını doğrulayan ve onları düzelten bu Kitab’ı hak olarak indirdik. Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana da hak geldikten sonra, onların hevâlarına uyma...” De ki: Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum.” Kitaptan pay sahibi olanların, bildikleri ve inandıkları Kitabın hükümlerini uygulamaları, yolların ayrılış noktasıdır: “Kendilerine Kitab’dan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında Allah’ın Kitab’ı hükmetsin diye çağrılıyorlar da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, işte böyle arka dönenlerdir.” ; “...Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin’ denildiğinde, o münâfıkların senden kaçabildiklerince kaçtıklarını görürsün.” (5/Maide: 48, 49) Bu ayetlerden net bir şekilde anlaşılacağı gibi kimsenin Kur’an’ı devre dışı bırakma hakkı ve lüksü yoktur.

İnsanlara doğruyu göstermek, onları doğru yola iletmek için hidayet rehberi olarak gönderilen Kur'an'ın “anlaşılmaz” olduğunu söylemek, daha da beteri “Kur'an saptırır!” demek büyük gaflet ve sapmadır. Anlaşılmayacak vahyi Allah insanlara ne diye göndersin! Böyle düşünenler art niyetli ve Allah'ın Dininin Allah'ın Kitabı'ndan öğrenilmesini istemeyenlerdir. Şunu iyi bilelim ki, Allah elçisi de dini, Allah'ın Kitabı'ndan öğrendi. Onu tebliğ-tebyin etti ve Kur’an pratiği olan Sünnet ile de bize örnek oldu.

Sonuç olarak “Kur'an edebiyat değil, hayattır; dolayısıyla O'na bir düşünce tarzı değil, bir yaşam tarzı olarak bakılmalıdır.” diyen Aliya İzzetbegoviç’in Kur'an'ı nasıl okumalı? sorusuna verdiği cevap ile konuyu bağlayalım. Aliya, İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları adlı eserinde, Müslümanların genel olarak anlamadıkları ve şekiller dünyasında ulaşılmaz bir ihtiram burcunda unuttukları kitabın nasıl okunması gerektiğine işaret eder.

“Her şeyden evvel Kur'an'ın bir bütün olduğunu akılda tutmak gerekir. Tek başına alınmış ve metinden ayrılmış hiçbir ayet tam bir hakikat değil, sadece hakikatin parçasıdır. Sadece Kur'an bütün ve eksiksiz hakikattir. Ayetleri tek başına zikretmek kaçınılmaz bir durumdur ancak bu sefer hedefin sınırlılığına dikkat etmek gerekir. Bu mozaikteki duruma benzer. Mozaik içindeki küçük kırmızı ya da siyah taş, ancak kompozisyonun tamamında bir anlam kazanır. Bu bağlamda sağlıklı bir sonuç, ayetleri ayrı ayrı okumakla değil, Kur’an’ı bir bütün olarak ele alarak mümkün olur. Bu yaklaşım, İslam'ın tam manasını ve onun mesajının özünü anlamaya doğru yavaş yavaş yükselmemiz için iyi bir metot ve bütüncül manayı, kavramları, mefhumları ve ilkeleri öğrenmenin faydalı bir yoludur.

Kur'an'ı okumada ikinci kural şu olabilir: Belli zaman dilimlerinde yoğunlaşmanın haricinde, Kur'an'ın her zaman tekrar tekrar okunması gerekir. Bu Kur'an'ın katmanlılığı olarak da ifade edilebilecek şeyi keşfetmenin yoludur. Her yeni okuma ile Kur'an'da yeni bir şeyin keşfi mümkün olur. Tabiî Kur'an aynı kitaptır, fakat değişen bir şey vardır: Siz, sizin şahsi şartlarınız veya yaşadığınız dünya değişmiştir. İşte bu değişimler daha önce fark etmediğimiz katmanları Kur'an'da keşfetmemize imkân sağlar ve daha evvel fark etmeksizin, ayırdına varmadan okuyup geçtiğimiz bazı ayetler şimdi ruhumuzda başka yankılar bulur. Kur’an’ı sürekli okumak bir şekilde daha önce farkına varamadığımız hususların ayırdına varmamızı sağlar ve bizi bu ayetleri sanki ilk defa okuyormuşuz gibi bir hisse sürükler. Kur'an'ı güzel okumak kadar güzel anlamanın değeri burada ortaya çıkar.”

Bir Müslümanın olmazsa olmazı, Kur’an-ı Mübin’i en iyi şekilde anlamaktır. Dikkatinizi çekerim, “okumak” demiyorum, “anlamak”tan söz ediyorum. Kur’an önce mealinden, daha sonra bizzat Arapçasından anlayarak okunursa, Aliya’nın dediği gibi; “herkes Onda kendisinin değeri kadarını bulacaktır.”

Kuran'ı öğrenmek, anlamının derinliklerine inmek isteyenlerin Mevdudi’nin çok önem verdiği ve üzeride özenle durduğu; İlah, Rab, Din ve İbadet kavramlarının gerçek anlamlarını bilmesi, tam ve kapsamlı olarak neyi ifade ettiğini anlaması gerekir. “İnsan, ilâhın ne olduğunu, Rabb'ın ne anlama geldiğini, ibâdetin neden ibâdet olduğunu, dinin neye dendiğini anlamazsa, şüphesiz, Kur’an'ın tamamı onun gözleri önünden, hiçbir şey anlaşılmayan, gelişi güzel bir söz yığını gibi geçer gider. Bu durumda da, tevhidin hakikatini bilemez; şirkin anlamını kavrayamaz; ibâdetini Allah'a has kılamaz ve dininde de ihlâsla Allah'a yönelemez. Bu dört terimin ifade ettiği anlam, zihinlerde kapalı, karışık kalır ve onların anlamları hakkında yeterli bilgiye sahip olmazsa tabii ki ona Kuran'ın hidayet ve irşad adına sunduğu şeyler de karışık görünür. Kur’an'a inanmakla beraber, hem inancı hem de bütün amelleri noksan kalır. Durmadan "Allah'tan başka ilah yoktur" anlamındaki kelime-i tevhidi tekrarlasa bile Allah'tan başka birçok ilâh edinir.”
Kur’an, zikirmatik değil, bir hayat kitabıdır.

Yararlanılan Kaynaklar
Bayraktar, Ahmet, Kur’an’ın Mahiyeti, Fıkıh Vakfı.
Draz, Abdullah, Kur’an’a Giriş, OTTO yayınları.
Elik, Hasan, Tevhid Mesajı, Özlü Kur’an Tefsiri, M.Ü. İlahiyat Fak. Yayınları.
Öztürk, Mustafa, Kur’an’ı Kendi Tarihinde Okumak, Ankara Okulu Yayınları.
Sarmış, İbrahim, Kur’an En Doğru Olana İletir. (Makale)
Şeriatî, Ali, Dine Karşı Din, Fecr Yayınları.
İzetbegoviç, Aliya, İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları, Fide Yayınları.