Saltanatla Övünen Bir Kültürden Taht Sahibi Tarikatların Çıkması Doğaldır

 

Batı'ya olan öfkemiz; güce olan aşkımız,hayranlığımızdan dolayı bir komplekse, bir özentiye dönüşür. Batı'ya olan duygularımız karmakarışıktır. Nefret ederiz, kızarız, severiz, özeniriz, bizi adam yerine koyarsa seviniriz ama yine de tahtımızı geri alacağımız o günlerin muhayyel gururuyla yaşarız.

Saltanat bizim tarihimizin yegane gerçeğidir.

Biz sarayı, parayı, tahtı, postu, gücü, şatafatı seviyoruz.

Yeşil Sarayla başlayan bu kırılma, tarihimizi savunmak adına "Sarayı" da savunmaya dönüşmüştür.

Biz güçlü İslam'ı seviyoruz. Rajon kesen, posta koyan, hava atan, çok olan, büyük olan, alkış alan, reytingi yüksek, mafyavari bir İslam biçiminden yanayız. Gurur duyduğumuz İslam, böylesi bir İslam'dır.

Her ne kadar bunu "medeniyet" ve "tarikat" söylemleriyle örtmeye çalışsak da gerçekliğimiz budur.

Siyasi iktidarın tahtı, manevi iktidarlarda posta dönüşür. Postun ve tahtın arasında bir fark kalmış mıdır?

Tahtın da postun da babadan oğula/damada geçmesi her ikisinin de saltanat ruhundan beslenmesinden dolayıdır.

*

Sultanlarımızın ve şeyhlerimizin tarihi Peygamberlerimizin tarihine hiç benzemez. Sultanlarımız ve şeyhlerimiz fetihten fetihe koşar. Hep yenerler, hiç yenilmezler. Hep büyüktürler, hep muzafferdirler; kılıçları hep keskin, fermanları hep kat'idir. Hiç uyarılmazlar, hep uyarırlar; hiç azarlanmazlar, hiç te'dib edilmezler, hiç yanlış yapmazlar.

En sefil durumlarda bile hep gururludurlar. Her şeyi feda edebilir ama gururlarını asla feda etmezler. Her şeyi ama her şeyi gururları için araçsallaştırabilirler.

Bizim hayırseverliğimizi ve tevazumuzu da kocaman bir kibr motive eder. Biz hep vermek isteriz çünkü kibrimiz almaya izin vermez. Verdiğimizin fotoğrafını çeker, manşete çıkarır, cümle aleme duyurur, "hayrımızı da büyüklüğümüzün bir kanıtı" olarak sunarız. O yüzden çaktırmadan alır, bağıra çağıra veririz.

Zenci çocukları severiz. Afrikalıları, garibanları severiz. Acaba biz onları mı severiz, yoksa onların bize olan muhtaçlılığını mı? Batı'ya almak için giden bizler, Afrika'ya vermek için giderken pek bir mutluyuzdur. Batı'dan diploma alır, Afrika'ya et ve nohut veririz.

Dünyanın bize muhtaç olduğu gibi, akıl almaz bir ezberi tekrar ede ede büyümüşüzdür.

İslam'a en fazla hizmeti biz yapmışızdır. 1000 yıl boyunca İslam'ın bayrağını biz taşımızdır. İslam bizimle kaimdir. Bizim bayraktarlığını yapmadığımız, yapmayacağımız bir İslam'a razı değilizdir. O yüzden beynimize kazınmış klişelerden biri şudur: "Bayrak/çocuk düştüğü yerden kalkar.". Bu klişeye bütün ayetlerden daha fazla inanırız.

Batı'ya tahtımızı elimizden aldığı için kızarız. Kanuni'nin Fransa Kralı'na posta koyduğu günlerle avunur, hayıflanırız. Onlara posta koyacağımız günlerin hayaliyle yaşarız.

Korkunç paradokslar yaşarız.

Batı'ya olan öfkemiz; güce olan aşkımız, hayranlığımızdan dolayı bir komplekse, bir özentiye dönüşür. Batı'ya olan duygularımız karmakarışıktır. Nefret ederiz, kızarız, severiz, özeniriz, bizi adam yerine koyarsa seviniriz ama yine de tahtımızı geri alacağımız o günlerin muhayyel gururuyla yaşarız.

Taklit ederken bile gururluyuzdur; Batı'nın gelişmişliğini de kendimize bağlarız. Örneğin ABD'nin Osmanlı'yı taklit ettiğini savunuruz. Güce olan itikadımız, ABD'yi Osmanlı'ya benzetirken, geçmişimizi nasıl lekelediğimizi görmemize izin vermez. Çünkü kıyasımızın bile temeli mantığımız değil, mağrurluğumuzdur.

Liderliğimizi tartışmaya açmayız, açtırmayız. Herkes bizi bekliyordur. Herkes bizim yardım elimize muhtaçtır. Herkes bizim geçmişteki şaşaalı günlerimizi özlüyordur, herkes bizim emrimiz altına girmek için sabırla/sabırsızlıkla bekliyordur.

*

Korkunç paradokslar yaşarız.

Tarihimizi kutsar ama tarihimizden beslenen kimi cemaatleri paylarız. Bir yandan anasının memesinden alınan çocukların siyaseten katledilmesini "imparatorluğu korumak için büyük bir fedakarlık" olarak savunur, diğer yandan FETÖ'nün kendi iktidarını korumak için bu ülkenin çocuklarını madden ve manen öldürmesine deli oluruz. Halbuki, "iktidarımızı korumak için yakınlarımızı öldürmek" bize kutsal tarihimizin kalıcı öğretilerinden biridir. FETÖ'yü tahkire boğarken, geçmişimizi taltif etmek için lügatimizi paramparça ederiz.

Tarifi imkansız çelişkiler içinde yaşar; tarifi imkansız ahlaki trajedilerimizi, tarifi imkansız bir duyarsızlıkla karşılarız.

Yalanın yalanı doğurması gibi bu tarifi imkansız çelişkileri, tarifi imkansız çelişkilerle savunuruz.

Bir şizofreni kıskandıracak kadar büyük bir hayal aleminde yaşarız.

Mesela şeyhlerimiz hiç ölmezler. Ölüm biz faniler içindir. Biz farkında olmasak da onlar kevni ve sosyal süreçlere sürekli müdahale eder, yön verirler (Bizim farkında olmamamız şüphesiz bizim iman zafiyetimizdendir). Kâh depremleri önler, kâh Kıbrıs'ta savaşırlar. Onlar bizim geçmişimizi de geleceğimizi de kuşatırlar.

Sadece ölümsüz değildirler. Yaşarken ölmüşlerimizden de haber verirler.

Kalbimizden geçeni bilir, bizi görmeden tanırlar.

Onların rüyaları, bizim gerçekliğimizden daha gerçektir.

Biz gerçekliği rüyalara hiç çekinmeden feda edebiliriz.

Şeyhlerimizin kamusal yaşama Hayvanseverler Cemiyeti kadar etkisi olmasa da, onlar kendi masalsı dünyamızın ölmeyen, öldürülemeyen kahramanlarıdır.

Bazı büyüklerimizin bizi sürekli uyardığı gibi: "Onlar ölürse omurgamız çöker, biteriz; biz de ölürüz."

O yüzden bu masalın devam etmesi gerekir.

Tahtımıza da postumuza da dokundurmayız.