|
Tarihî süreç içerisinde Hz.Peygamber’in sünnetinin bağlayıcılığı konusunda farklı yaklaşımlar olmuştur. Hz.Peygamber’in sünnetinin tamamının mı yoksa bazılarının mı mutlaka uyulması gerekli olduğu konusunda alimler arasında ihtilaf söz konusudur. İlk asırlardan beri İslâm alimlerinin sünneti bağlayıcılık açısından bir sınıflandırmaya tabi tuttukları görülmektedir.
Örneğin, İbn Kuteybe (276/889) bağlayıcılık açısından sünneti üç bölüme ayırmış, ilk iki bölümde bağlayıcı olan sünnete örnekler verdikten sonra üçüncü bölümdeki sünnetlerin bağlayıcılık özelliğini taşımadığını, dolayısıyla terk edenin günaha girmesinin söz konusu olmadığını ifade etmiştir. O şöyle der: Bu tür sünnet bize edep maksadıyla sünnet kıldığı şeydir. Eğer bu sünneti işlersek, bundan dolayı sevap kazanmış oluruz, yok eğer terk ederesek bize herhangi bir günah yoktur.[1] Yine o, Hz.Peygamber’in bütün yaptıklarını aynen taklit etmenin zorunlu olmadığını, dolayısıyla bir takım hususlarda Rasulullah’a uymak gerekmediğini de vurgulamıştır. Ona göre sünnet, yiyecek ve içecek şeylerde değil, ancak dini hususlarda söz konusudur. Eğer bir adam ömrü boyunca Hz.Peygamber yediği halde karpuzu hurma ile yemese, veya peygamber kabak sevdiği halde kabak yemese bu adam için sünneti terk etti denemez.[2]
XVIII. yüzyılın ünlü alimlerinden Şah Veliyyullah Dehlevî (1176/1762) meşhur eserinde Hz.Peygamber’in davranışlarını iki başlık altında toplamıştır. Bunlarda ilki Risaletin tebliği kategorisini oluşturan hadislerdir. Bunlar genel olarak bağlayıcı niteliktedir. İkinci kategoriye giren hadisler ise böyle değildir. Bunlar Hz.Peygamber’in beşer olarak ortaya koyduğu hususlar ile şahsî tecrübelerinden adet ve örften kaynaklanan ve dini bir amaç gütmeksizin yaptığı işlerden meydana gelmektedir. Bunlar bütün ümmeti bağlamaksızın, sadece o günün şartları gereği özel bir durum karşısında ortaya koyduğu çözümleri içermektedir.[3]
Sünneti bağlayıcılık açısından detaylı bir tasnife tabi tutan çağdaş yazarlardan Muhammed b. Tahir b. Aşur’dur. O, Hz.Peygamber’in sünnetini on iki kategoride mutalaa etmiştir. Şimdi bunları sırasıyla görelim.
1) Yasama (Teşrî)
Hz.Peygamber’in sünnetinin büyük bir çoğunluğu bu kısma dahildir. Çünkü Hz.Peygamber’in amacı insanlara uymaları gereken ahkamı (hükümleri) bildirmektir. Hz.Peygamber’in “Haccın nasıl yapılacağını benden öğrenin”, “Namazı ben nasıl kılıyorsam öyle kılın” sözleri bu kısma giren sünnetlerdir. Ahkam konusunda Hz.Peygamber’e uymak zorunludur.
2) Fetva (el-Fetvâ)
Dini konularda kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplar bu kısma dahildir. Örneğin, Veda haccında gelip KURBAN kesmeden traş olduğunu veya şeytan taşlamadan kurban kestiğini söyleyenlere böyle yapmalarının hacca zarar vermeyeceğini söylemesi bu kısma örnek verilebilir. Hz.Peygamber’in verdiği fetvalar bağlayıcıdır.
3) Yargı (el-Kadâ)
İhtilaflı bir konuyla ilgili olarak iki hasım taraf arasında verdiği hükümler bu kısma girer. Habibe binti Sehl’in kocasından ayrılmak istemesi üzerine Hz.Peygamber’in, onun kocasından aldığı bahçeyi geri vermesi şartıyla ayrılmalarına hükmetmesi bu kısma örnektir.
Bu üç kategori de aslında yasama niteliğindedir. Zira yargı da fetva da teşrî hükümlerin uygulamasından ibarettir.
4) Devlet Başkanlığı (el-İmâra)
Hz.Peygamber’in bir devlet başkanı olarak yaptığı davranışlar bu kısmı oluşturur. “Harpte bir düşmanı öldüren, o düşman üzerindeki silah, mal ve techizatı alma hakkına sahip olur,”sözünü Hz.Peygamber devlet başkanı olarak söylediğinden, öldürülen düşmanın üzerindekini almak ancak devlet başkanı izin verdiği takdirde mümkündür. Devlet başkanı izin vermezse kimse düşmanın üzerindeki eşyayı alması caiz olmaz.
5) İyiye Güzele Teşvik (el-Hedy)
Bu bölümde Hz.Peygamber’e ait davranışlar mutlaka yerine getirilmesi zorunlu olmayıp, bunlar iyi ve güzele teşvik amacını taşımaktadır. Örneğin, Hz.Peygamber’in Ebu Zer’e söylediği “Köleleriniz ALLAH’ın sizin emrinize verdiği birer nimettir. Her kimin hizmetinde bulunan bir kardeşi varsa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin” sözü en iyiye teşvik amacıyla söylenmiştir. Yoksa efendilerin kölelerine yediklerinin ve giydiklerin aynısından yedirip giydirmesi zorunlu değildir. Zorunlu olan kölenin (hizmetçi, işçi) insanca yaşanabilecek düzeyde gıda ve giyim ihtiyacının karşılanmasıdır.
6) Arabuluculuk (es-Sulh)
Bu yargıdan farklıdır. Burada yer alan hükümler sadece iki tarafı anlaştırmak amacıyla ve iki tarafın rızasına dayalı olmak şartıyla ortaya konan çözümleri içerir. Örneğin, Ka’b b. Malik, Abdullah b. Hadred’den alacağını istediği ve bu konuda tartıştıkları zaman, tartışmayı sona erdirmek için Hz.Pygamber’in Ka’b’a alacağının yarısından vazgeçmesini tavsiye etmesi bu kıma bir örnektir. Hz.Peygamber’in bu çözümüne bakarak bundan “alacaklı olan herkes borcunun yarısından vazgeçmek zorundadır” şeklinde genel bir hüküm çıkarmak mümkün değildir.
7) Fikir Danışanlara Yol Göstermesi (el-İşaratu ale’l-musteşîr)
Bunu bir örnekle açıklayalım. Hz.Ömer Allah rızası için cihatta kullanılmak üzere bir atı birine verir. Daha sonra at sakatlanır ve cihada elverişsiz hale geldiği için, adam atı satmak ister. Hz.Ömer adamın bu atı ucuza satacağını düşünerek satın almak ister. Bu hususta Hz.Peygamber’e danışır. Hz.Peygamber ise, “bir dirheme bile verse atı satın alma, zira sadakasından cayan, kusmuğunu yiyen köpek gibdir,” buyurur. Burada Hz.Peygamber’in bu alış-verişi yasaklaması haram olduğundan dolayı değil, hoş bir davranış olmamasındandır. Nitekim fakihler de bu tür alış-verişlerin geçerli olacağını kabul etmişlerdir.
8) Nasihat (en-Nasîha)
Fatıma bnt. Kays, Muaviye b. Ebî Sufyan ile Ebu Cehm’in kendisiyle evlenmek isteklerini söylediğinde, Hz.Peygamber “Ebu Cehm eli sopalı biridir, Muaviye ise cimri bir adamdır,” diyerek ona, her ikisiyle de evlenmenin uygun olmayacağını söylemiştir. Ancak onun bu sözünden, bu ikisiyle evlenmenin caiz olmadığı anlamı çıkarılamaz. Hz.Peygamber’in bu sözü sadece bir nasihatten ibarettir.
9) İnsanları En Mükemmel Olana Yönlendirme
(Talebu hamli’n-nufûs ale’l-ekmel)
Hz.Peygamber’in emir ve yasaklarının bir çoğu ashabını en mükemmele yönlendirme amacını taşır. Bu tür emir ve yasaklar bilhassa sahabe için emir niteliği taşıdığından, İslâm ümmetinin tamamının bu emir ve yasaklara muhatap olması söz konusu değildir. Zira bu tür emir ve yasaklar farz ya da haram derecesinde kabul edildiğinde ümmetin zor durumda kalması söz konusu olabilir. Örneğin, Berâ b. Azib’in rivayetine göre Hz.Peygamber’in ashabına “Hasta ziyaretini, cenazeyi takip etmeyi, aksırana yerhamukallah demeyi, selamı yaymayı, davete icabet etmeyi,” emretmesi bu kısma dahildir. Buradaki emirler farz niteliğinde kabul edilirse Müslümanları zora sokmak olur. Bu yüzden İslâm bilginleri de bu emirlerin farziyet ifade etmediği hükmünü vermişlerdir. Yine Hz.Peygamber’in “Sizden biriniz komşusunun (inşaat amacıyla) bir kalası sizin duvarınıza koymasına engel olmasın,” sözü de bu anlamdadır. Buradaki emir farz niteliğinde değildir. Dolayısıyla bu hadisten, bir kimsenin komşusuna bu izni vermesinin zorunlu olduğu sonucu çıkarılamaz.
10) Yüce Hakikatleri Telkin (Ta’lîmu’l-hakâiki’l-âliye)
Örneğin, Hz.Peygamber, sadakanın önem ve faziletini anlatmak için Ebu Zer’e “Uhud dağı kadar altınım olsa, üç dinar kalıncaya kadar onu sadaka olarak dağıtırdım,” demiş, Ebu Zer de bu sözü bütün ümmete şamil bir hüküm olarak kabul ettiğinden mal ve parayı biriktirmeyi yasaklamıştır. Hz.Osman da onun bu anlayışını yanlış bulduğundan ona itiraz etmiştir. Gerçekten de bu hadisten Ebu Zer’in istinbat ettiği hüküm çıkarılamaz.
11) Tehdit ve Azarlama (et-Te’dîb)
Hz.Peygamber’in tehdit ve ikaz kastıyla mubalağalı ifadeler içeren sözler söylediğine dair pek çok örnek vardır. Bunların zahiri manalarına bakmak yanlış olur. Örneğin, Peygamberimiz bir hadisinde cemaate gelmeyenlerin evlerini başlarına yakmak isteğini söylemiştir. Bunu gerçek anlamıyla düşünmek yanlış olur. Bu sözün söylenmesindeki amaç, cemaatle namaz kılma konusunda gevşek davranan müslümanları ikaz etmekten ibarettir.
12) Yaratılış İcabı ve Maddi İhtiyaçlar Gereği Olarak Yaptıkları
(et-Tecerrud ani’l-İrşâd)
Bu kısım, Hz.Peygamber’in bir beşer olarak yaptığı işleri, davranışları içerir. Bu davranışlardan amaç ne dini bir hüküm koymak, ne de Müslümanların kendisinin bu davranışlara uymasını istemektir. Nitekim fıkıh usulünde bir kaide olarak, Hz.Peygamber’in insan olarak yaratılış gereği ortaya koyduğu davranışların ümmeti bağlamayacağı kabul edilmiştir.
Yeme-içme tarzı, yediği içtiği yiyeceklerin cinsi, giyim-kuşam tarzı ve cinsi, yolda yürüyüşü, yolculukta hayvana bimesi, veda haccından dönüşünde “el-muhassab” mevkiinde konaklaması, sabah namazından sonra sağ tarafı üzerine uzanarak uyuması, Bedir harbinde İslâm ordusunun mevzilerinin belirlenmesi, hurma aşılama konusundaki tavsiyeleri bu kısma örnektir. Bu konular dini bir özellik taşımadığından ümmetin bu konularda Hz.Peygamber gibi davranması gerekmez.[4]
Hz.Peygamber’in sünnetinin azımsanamayacak bir bölümü teşrî (yasama) amaçlı olup, müslümanları bağlayıcı niteliktedir. Ancak bu, sünnetinin tamamen bağlayıcı olduğu anlamına gelmez. Nitekim verilen örnekler sünnetin tamamının bağlayıcı olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla sünnete uymak, Hz.Peygamber’den gelen her şeyi, hiç bir ayırıma tabi tutmadan ve bağlayıcılık açısından hepsini aynı düzeyde görerek, harfi harfine ve adetâ robot gibi taklit etmek demek değildir. Bu tür bir yaklaşımı ciddi hiç bir İslâm aliminde görmek mümkün değildir. Bu nokta gerçekten önemlidir, zira özellikle günümüzde bir çok Müslüman, bağlaycılık açısından farklılıklar arzeden sünneti hiçbir ayırım yapmaksızın bir bütün olarak bağlayıcı kabul etmekte ve bu anlayıştan hareketle, Hz.Peygamber neyi yapmışsa, onu aynen taklid etmenin sünnet olduğuna inanmaktadır. Tabiatıyla bu tür bir sünnet anlayışı özellikle günlük hayatın çeşitli yönlerinde tezahür etmekte ve “sakal bıakmak, sarık sarmak, şalvar- veya Arapların giydiği elbise sevb- giymek, yerde yemek yemek, elle yemek yemek, yer minderleri kullanmak, camilerdeki halıları kaldırıp toprak zeminde namaz kılmayı teklif etmek v.b hususlar sünnet olarak kabul edilip, bu hususlar üzerinde bilhassa halk kesimlerinde ısrarla durulmaktadır.[5]
[1] İbn Kuteybe, Hadis Müdafası (Te’vilu Muhtelifi’l-Hadîs), Kayıhan Yay, İst, 1989, s. 308-312.
[2] İbn Kuteybe, a.g.e, s. 121.
[3] Şah Veliyyullah Dehlevî, Huccetu’l-lahi’l-Baliğa, Beyrut, 1990, I, 371-373.
[4] Muhammed b. Tahir b. Aşur, İslâm Hukuk Felsefesi, (Çev: Mehmet Erdoğan), İst, 1988, s. 47-65 ; Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet, s. 66-69.
[5] M.Hayri Kırbaşoğlu, İslâm Düşüncesinde Sünnet, s. 73.

Tarihî süreç içerisinde Hz.Peygamber’in sünnetinin bağlayıcılığı konusunda farklı yaklaşımlar olmuştur. Hz.Peygamber’in sünnetinin tamamının mı yoksa bazılarının mı mutlaka uyulması gerekli olduğu konusunda alimler arasında ihtilaf söz konusudur.
|
|
Read more...
|
|
Kazanın tarifi :
“Herhangi bir mazeret dolayısıyla asıl vaktinde yapılamayan ibadetin, vakit çıktıktan sonra başka bir vakitte yapılmasıdır.”
İşte ibadetin kazasının tanımı bu. Peki vaktinde kılınmayan namazın kazası olur mu? Diğer bir anlatımla; geçmiş namazlar kaza edilir mi?
İşte bu konu Müslümanlar arasında, İslam`ın tasvip etmediği tarzda yanlış inanç ve amellerin oluştuğu bir konudur. Din adına toplumdaki bu yanlışın dinimizdeki esas şeklini açıklamak istiyoruz. O nedenle dinimizin ana kaynağı Kur’ân ve onu en iyi anlayan ve uygulayan Peygamber efendimizi dikkate alacağız.
Kur’an’ı kerimde vaktinde kılınmamış namazların kazasına dair açık bir âyet olmadığı gibi buna işaret edecek hiçbir işaret de söz konusu değildir.
Ancak Nisa suresi, âyet 43 :
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne dediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de -yolculuk halinde olmanız dışında- boy abdesti alıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hastalanırsanız yahut yolculuk halinde bulunursanız ve yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, bütün bu durumlarda su da bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Yani yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. ALLAH Afüvv’dür, Gafür’dür.”
Allah-ü Teâla, görüldüğü gibi ‘Sarhoş iken ayılıncaya kadar namaza yaklaşmayın’ buyurur. Âyette geçen ’Sükâra’ sözcüğü sadece sarhoşluk anlamına olmayan, ‘bilincin, aklın bulanıklığı, uyuşukluğu’ anlamlarını da ihtiva eder. ’Bilinçli olmak’ ibadetin ana unsuru olduğundan, bilinçsiz iken namaza yaklaşmayın buyrulmaktadır. Bu nedenle namazı vaktinde kılmaya tek engel, bilinçsizliktir. Yani, uyku, unutmak, sarhoşluk, baygınlık, bunaklık ve deliliktir. Bunların dışında hiç bir koşulda namaz terk edilmez. Bu hallerden kurtulunduğu zaman kılınamamış namaz hemen kılınır. Aşağıda sünnet örneğine iyi dikkat edilmelidir.
Sünnet’te ise uykuda veya unutarak vaktinde kılınmamış namazın, uyanınca ve ya hatırlanınca, vaktin dışında hemen kaza edildiğini görüyoruz. Örnekler :
“Enes RA. anlatıyor: Rasulüllah As. buyurdular ki: Kim bir namazı unutacak olursa hatırlayınca onu hemen kılsın. Ona bundan başka keffaret yoktur.”
“Sizden biriniz namaz kılacak vakitte yatmış idiyse veya namaza karşı GAFLET etmişse yani unutmuşsa, hatırlar hatırlamaz onu kılsın. Çünkü Allah, ‘Beni anmak için namaz kıl.’ (Ta ha Suresi âyet 14.) buyurmuştur.”
“Ebu Katade RA. anlatıyor: ‘Rasulüllah ile birlikte bir gece boyu yürüdük. Cemaattan bazıları:
“Ey Allah’ın Rasülü! Bize mola verseniz” diye istekte bulundu. Efendimiz:
“Namaz vaktine uyuyakalmanızdan korkuyorum” buyurdu. Bunun üzerine Bilal: ”Ben sizi uyandırırım” dedi. Böylece mola verildi ve herkes yattı. Nöbette kalan Bilal de sırtını devesine dayamıştı ki gözleri kapanıverdi, o da uyuyakaldı.
Güneşin doğmasıyla Rasulüllah uyandı ve :
“Ey Bilal! Sözün ne oldu? diye seslendi ve Bilal: “Üzerime böyle bir uyku hiç çökmedi” diyerek cevap verdi. Peygamber Efendimiz:
“Allah Teala Hazretleri, ruhlarınızı dilediği zaman kabzeder, dilediği zaman geri gönderir. Ey Bilal! Halka namaz için ezan oku” buyurdu. Sonra abdest aldı ve güneş yükselip beyazlaşınca kalktı, kafileye cemaatle namaz kıldırdı.”
Olay şudur:
Hayber’in fethinden Medine’ye dönen Müslüman kafilesi, yorgun ve uykusuzdur. Dinlenip biraz uyumak isterler. Uyanık durup da kafileyi uyandıracak nöbetçi de uyumuş olduğundan uyanıp sabah namazını vaktiyle kılamazlar. Sabah namazını kuşluk vakti kaza ederler.
Bu olay tüm sahih ve muteber hadis kitaplarında değişik rivâyet yoları ve ufak tefek farklılıklarla yer alır.
Bir başka örnek:“Cabir RA. anlatıyor: ‘Ömer, Hendek savaşında bir keresinde güneş battıktan sonra geldi ve Kureyş kafirlerine sövmeye başladı ve bu meyanda: “Ey Allah’ın Rasulü dedi, güneş batmak üzereyken ikindi namazını kılabildim.” Rasulüllah:
“Vallahi ikindiyi ben de kılamadım.” dedi. Beraberce kalkıp Butha’ya gittik. Orada efendimiz abdest aldı, biz de abdest aldık. Güneş battıktan sonra ikindiyi kıldı, sonra da akşamı kıldı.”
Bu hadis de Kütübü Sitte dediğimiz sağlam ve muteber hadis kitaplarında değişik kişilerin rivâyetleriyle ve bazı ekleme ve çıkarmalarla yer alır. Ama işin özü bu.
“Nafi anlatıyor. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah bayılmış ve aklı gitmişti. Baygın iken kılamadığı namazı kaza etmedi.”
İmam Malik der ki: “Doğruyu Allah bilir ya, bana göre bu şundan ileri gelir: vakit çıkmıştır. Ama vakit içinde ayılan, o vaktin namazını kılar.”
“Yine Nafi anlatıyor :
“İbn-ü Ömer RA. dedi ki: ”Kim bir namazı unutur ve bunu imamın arkasında namaz kılarken hatırlarsa, imam selamı verince unutmuş olduğu namazı hemen kısın sonra da imamla kıldığı namazı yeniden kılsın.”
Son iki hadisi şerif, Kütübü Sitte’den Muvatta’da yer alır. İmam Şafii hariç tüm mezhep imamları da bu görüşü benimserler.
Sağlam kaynaklarda yer alan peygamberimize ait sözler ve uygulamalar bunlar. Efendimiz ve onun seçkin arkadaşlarının, keyfi olarak namaz kılmadıkları ve onları aylar, yıllar sonra kaza ederek ödedikleri vaki değildir. Bizlere düşen de onlara harfiyen uymaktır.
Bu konu, tüm din bilginlerince epey tartışılmış bir konudur. Bizim sunduğumuz görüş bu tartışmaların neticesi olmakla birlikte en sağlamının da olduğuna kâniyiz.
Konunun teknik açıklamalarına geçmeden, evvela biz kaza namazını kılacak Müslümanın da bir portresini çizelim:
“Anadan doğma Müslüman, çoğu hacı - hoca çocuğu, sağlıklı, genç, dinamik, aklı başında, vakti bol, ama kırkına kadar namaz kılmamış, belki bayramdan bayrama veya cumadan cumaya kılmış. Şimdi geçmişteki kılmadıklarını kılmak istiyor veya kılıyor.”
Yukarıda kazanın tarifini verdiğimiz de ‘Bir mazeret nedeniyle’ ifadesine yer vermiştik. Kur’ân’ı kerime ve peygamberin sünnetine dikkat edilirse, akılsızlığın dışında namaz kılmamaya herhangi bir mazeret veya verilmiş bir ruhsat olmadığını görürüz. Halbuki oruç için ruhsat vardı. Mesela :
Bakara suresi, âyet 183-185 :
“Ey iman sahipleri! Oruç, sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazılmıştır. Bu sayede korunmanız umulmaktadır.
Sayılı günlerdir. Sizden kim hasta olursa ve ya yolculuk halinde bulunursa tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutar. Oruca zorlukla dayananlar üzerine düşen, fidye olarak, bir yoksulu doyurmaktır. Kim bir mecburiyeti olmaksızın içinden gelerek iyilik yaparsa bu onun için daha hayırlı olur. Ve oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.
Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayırımıyla hidâyetten kanıtlar getiren Kur’an onda indirilmiştir. O halde bu aya ulaşanınız onu oruçlu geçirsin. Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister; o sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiği için Allah`ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulur.”
Dikkat edilirse orucun kazaya bırakılması ancak, hastalık ve yolculuk mazeretleri nedeniyle olabiliyor. Keyfi olarak vaktinde tutulmayanları da kaza etme ruhsatı verilmiyor. Mazeretsiz keyfi olarak bırakılan ibadetin kazası olmaz cezası olur. Bu suç da Allah ile kulu arasında olduğundan kulun Tevbe etmesi gerekir. Allah dilerse kabul eder dilerse red eder.
Kaza namazının olabileceğine inananlar bunu orucun kazasına GIYAS etmek suretiyle yapmaktadırlar. Halbuki oruç ve namaz birbirine gıyas edilemez. Mahiyetleri ve amaçları farklı farklı olması nedeniyle gıyasdaki ana neden, ortak illet burada söz konusu olamaz. Ayrıca ‘Gıyas’ kesinlik ifade etmez, Zanni bir delildir. Zannın ise dinde herhangi bir değeri yoktur. Zann üzerine İnanç ve AMEL kurulmaz. İşte Allah’ın beyanı :
Yunus suresi, âyet 36 :
“Onların çoğu zanndan başka bir şeyin ardından gitmiyor. Doğrusu da şu ki zann, hakktan hiç bir şey ifade etmez. Allah onların yaptıklarını iyice bilmektedir.”
Yine Yunus suresi, âyet 32 :
“İşte bu Allah’tır sizin Hak Rabbiniz. Hakk’tan sonra sapıklıktan başka ne vardır ki ? Peki nasıl oluyor da yüz geri döndürülüyorsunuz ?”
Maide suresi, âyet 77 :
“De ki: “Ey ehli kitap! Dininizde azgınlık edip Hakk dışına çıkarak aşırılığa gitmeyin. Daha önce sapmış, bir çoğunu saptırmış ve yolun denge noktasından uzağa düşmüş bir topluluğun keyiflerine uymayın.”
Halbuki yukarıda da görüldüğü vechile oruç, hastalık ve yolculuk mazeretleriyle kazaya bırakılıyordu. Keyfiliğe hiç değinilmiyordu. Halbuki namaz öyle değil. Namaz hiçbir mazeret nedeniyle kazaya bırakılamaz. (Sadece ‘Uyku, Unutmak, bayılmak, sarhoşluk, bunamak, delirmek gibi yükümlülüğü düşüren mazeretler hariç.`) Bu mazeretler nedeniyle vaktinde kılınmayan namaz ise bu bilinçsizlik durumu geçer geçmez, yani ne yaptığını ve ne dediğini bilebilir duruma gelindiğinde hemen kılınır. Bu zihinsel özür kerahet vakti dediğimiz vakitlerde bile geçerse, kılamamış olduğu namazı hemen kılar.
Namazın önemini konu alan âyetlere dikkat edelim:
Bakara; 238, 239 :
“Namazları ve vusta namazı koruyun. Tam bir saygıyla Allah’ın huzurunda kıyam edin.
Bir korku ve endişe duyarsanız yürüyerek veya binit üzerinde (kılın). Güvene kavuştuğunuzda bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı anın. “
Birinci âyette geçen “Vusta Namaz” ifadesi Müslümanlar arasında tartışılan bir ifadedir. Fıkıh ve tefsir (!) kitaplarına bakıldığında iyice anlaşılamamış bir mesele olduğunu görülür. Kimine göre sabah namazıdır, kimine göre ikindi namazıdır, kimine göre de öğle namazıdır. Bu konuya ait sitemizde özel bir makale bulunmaktadır. Lütfen onu okuyunuz.
Al-i İmran suresi, âyet 191:
“Aklı ve gönlü işletenler o kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler. Ey rabbimiz! Sen bunu boşu boşuna yaratmadın. Şanın yücedir senin. Ateş azabından koru bizi.”
Nisa suresi, âyet 101-103 :
“Gaza niyetiyle yeryüzünde dolaştığınız zaman, küfre sapanların size tedirginlik vermelerinden korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şu bir gerçek ki, küfür içinde olanlar sizin için açık bir düşmandır.
Sen içlerinde olup onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir gurup seninle namaza dursun; silahlarını da alsınlar. Bunlar secdeye varınca, diğerleri arkalarında beklesinler. Sonra namaz kılmamış olan diğer gurup gelip seninle birlikte kılsınlar. Dikkatli olsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. Kafirler isterler ki, silahlarınızdan ve teçhizatınızdan habersiz olasınız da üstünüze çullanıversinler. Eğer yağmurdan gelen bir sıkıntı varsa yahut hasta-yaralı iseniz silahlarınızı bırakmakta bir sakınca yoktur. Ama tedbirinizi alın, dikkatli olun. Allah, kafirler için rezil edici bir azap hazırlamıştır.
Korku halindeki namazı tamamlayınca, artık Allah’ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sükunet bulduğunuzda, namazı tam bir biçimde yerine getirin. Namaz müminler üzerine vakti belirlenmiş bir farz olmuştur.”
Meryem suresi, âyet 59 :
“Ama arkalarından öyle bir nesil geldi ki; namazı yitirdiler, şehvetlerine uydular. Bunlar azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.”
Ta ha suresi, âyet 132 :
“ailene namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırıyoruz. Sonuç Takva’nındır.”
Nur suresi, âyet 37 :
“Öyle erkekler vardır ki, ne bir ticaret ne bir alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerle gözlerin döneceği günden korkarlar.“
Yukarıda sunduğumuz âyetlerde görüyoruz ki, Müslüman her türlü koşullar içinde namazı vaktinde kılacak. Herhangi bir nedenle başka zamana bırakılmasına asla ve asla ruhsat yok. Yani namazı kılmaya hiçbir şey engel değil, namaz kılmamaya hiçbir şey mazeret değil:
Ne iş-güç, ne alış-veriş, ne işçilik-patronluk, ne yolculuk (yolcu kısaltabilir ama terk ya da te’hir edemez.) ne esirlik ne askerlik, ne savaş (cephede düşmanla yüz yüze iken bile), ne hastalık, ne hayız, ne nifas (kadınların kanamalı dönemleri), ne dermansızlık, ne ihtiyarlık, ne mal-mülk, ne çoluk-çocuk, ne abdest almak için suyun yokluğu (teyemmüm çare oluyor.) Kısaca hiçbir şey…
Sonuç şu dur ki, Mükellefiyeti düşüren sebepler (uyku, unutmak, bayılmak, bunamak, delirmek gibi zihinsel gerekçeler) olmadan, aklı başında olan hiçbir insan namazını kazaya bırakamaz. Bırakırsa keyfi olarak bırakılan namazın kazası olmaz cezası olur.
Namaz niçin bu kadar önemlidir ?
Bu sorunun cevabını verebilmemiz için önce insanı tanımamız lazım. Kendi gözlemlerimizin ötesinde, Allah’ın açıklamalarına yani Kur’ân’a başvuralım.
Nisa suresi, âyet 26-28 :
“Allah size açıklamalar sunmak istiyor. Sizi, sizden evvelkilerin yol ve yasalarından haberdar ediyor. Size tevbe nasip ediyor. Allah her şeyi bilir, tüm hikmetlerin sahibidir.
Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlarsa sizin büyük bir sapışla sapmanızı isterler.
Allah size hafiflik getirmek istiyor. Çünkü insan çok zayıf yaratılmıştır.”
İbrahim suresi, âyet 34:
“Kendisinden istediğiniz her şeyden size bir parça verdi. Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, sayıp bitiremezsiniz. Doğrusu şu ki insan gerçekten çok zalim, çok nankördür.”
Hud suresi, âyet 9,10 :
“İnsana bizden bir rahmet tattırıp sonra onu ondan çekip alsak, insan elbette çok ümitsiz, çok nankör bir hale düşer.
Ve eğer ona,kendisine gelip çatan bir zorluk ve kederden sonra bolluk ve nimet tattırsak, hiç kuşkusuz şöyle diyecektir: “Tüm sıkıntı ve kötülükler benden uzaklaşmıştır.” Bu durumda o, bir sevinç delisi, bir kendini beğenmiş olur.”
İsra suresi, âyet 67 :
“Denizde size bir zorluk dokunduğunda, O’nun dışındaki tüm yalvardıklarınız ortadan kaybolur. Fakat o, sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirirsiniz. insan çok nankördür.”
Yine İsra suresi, âyet 100:
“De ki: ”Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da harcanır, biter korkusuyla cimri davranırdınız.”İnsan, çok cimridir.””
Nahl suresi, âyet 4 :
“İnsanı bir spermden yarattı. Bir de bakmışsın insan, açıkça kafa tutan bir hasım oluvermiştir.”
Rum suresi, âyet 54 :
“Allah O’dur ki, sizi bir güçsüzlükten yarattı. Sonra bu güçsüzlüğün arkasından bir kuvvet oluşturdu. Sonra o kuvvetin arkasından bir güçsüzlük ve ihtiyarlığa vücut verdi. Dilediğini yaratır. Alim’dir O, Kadir’di.”
Fussılet suresi, âyet 49 :
“İnsan, hayır istemekten bıkıp usanmaz. Kendine bir şer dokunmaya görsün; hemen ümidini keser, yıkılır.”
Meariç suresi, âyet 19 :
“İşin gerçeği şu ki insan; aceleci, hırslı, sabırsız, tahammülsüz yaratılmıştır.”
Adiyat suresi, âyet 6 :
“İnsan rabbine karşı gerçekten çok nankördür.”
Al-i İmran suresi âyet 14 :
“Kadınlara, oğullara, altın ve gümüşten oluşturulmuş yığınlara, salma atlara, davarlara ve ekinlere tutkunluk sevgisi, insanlar için süslenip püslenmiştir. Tüm bunlar geçici-iğreti hayatın nimetidir. Allah’a gelince, varılacak yerin en güzeli onun yanındadır.“
Gördüğümüz gibi, insan zalim, nankör, cimri, zayıf, aciz, hırslı, huysuz ve şehvet perest olarak yaratılmış. Allah`ın razı olmayacağı bu çirkinliklerden insanın arınması lazım geliyor. Onun için insan eğitilecek. İnsan bu mikroplardan temizlenecek. Ve erdemli birisi olarak yaşamını sürdürecek.
İnsanı mikroplardan arındıracak ilaç, manevi gelişmesini, sağlıklı beslenmesini sağlayacak gıda, iyi bir insan olmasını sağlayacak eğitim aracı namazdır.
Bunu da yine Kur’ân’dan inceleyelim.
Nur suresi, âyet 21 :
“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse, şeytan ona iğrençlikleri ve kötülüğü emreder. Allah’ın LÜTUF ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, içinizden tek kişi bile sonsuza dek temize çıkamazdı. Ama Allah dilediğini arıtıp temizliyor. Allah her şeyi işitiyor, her şeyi biliyor.”
Hud suresi, âyet 114 :
“Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın saatlerde namaz kıl. Güzellikler kötülükleri silip süpürür. İşte bu Allah’ı ananlara bir öğüttür.“
Ankebut suresi, âyet 45 :
“Kitap’tan sana vahyedileni oku. Namazı da kıl. Çünkü namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Elbette ki Allah’ın anılması daha büyüktür. Allah neler yaptığınızı biliyor.”
Ahzap suresi, âyet 33 :
“Evlerinizde oturun. İlk cahiliye yürüyüşü gibi kendinizi teşhir ederek yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin, Allah`a ve Rasülüne itaaat edin. Allah sizden kiri-lekeyi gidermek istiyor ey ehli beyt, sizi tam bir biçimde temizlemek istiyor.”
Görüldüğü gibi namazın niçin farz edildiği, niçin namaz kılmamız lazım geldiği ve namazın ne işe yaradığı bu âyetlerden açıkça anlaşılıyor. Yani bizim eksiklerimizi tamamlayacak olan namazmış, bizim manevi dertlerimizin ilacı namazmış, manevi temizliğimizin sabunu, deterjanı, namazmış. Ve de manevi gelişmemizi sağlayan gıda da namazmış.
Namazın kazası niçin olmaz ?
Âyeti celilerden anlıyoruz ki, insanın bu ilaç ve gıdaya Müslümanlığa adım attığından itibaren gereksinimi vardır. Nasıl ki, maddi hayatlarında büyüme ve gelişme çağlarında yeterli, dengeli beslenmeyi yapamayanlar hastalıklı, cılız, güçsüz olurlar, manevi gıda ve ilaçlarını düzenli almayanlar da manevi açıdan sağlıksız olurlar. Yani, cahil, zalim, cimri, şehvet perest, nankör, aciz, hırslı, huysuz zayıf, egoist, tembel, vahşi, sadist ve diğer tüm kötü huyların sahibi olurlar.
Öyleyse maddi bedenin gelişmesi için günde üç öğün yemek yeniyorsa, manevi varlığın da gelişmesi için üç vakit namaz kılınması gerekiyor. Bu manevi gıda (Namaz) öğün/vakitlerinde alınmazsa/kılınmazsa insan sağlıksız olur.
İşte gıdasını zamanında düzenli almamış, hastalıklara karmış bir insana, yıllar sonra, vaktinde yemediği güçlü besinleri toptan yedirmek, üç öğün yerine mesela otuz üç öğün yemek yedirmek o insanı güçlü ve sağlıklı bir insan yapmıyorsa ve vaktinde almadığı ilaçlar yıllar sonra topluca kullanıldığında tedavi etmiyorsa, vaktinde mazeretsiz, keyfi olarak kılınmamış namazlar da daha sonra toptan kılınmasıyla insanın geçmişini temizlemez sağlıklı bir duruma getirmez.
Keyfi olarak vakitlerinde kılınmamış namazların kazası olmaz, cezası olur. Onun için tevbe edilmesi gerekir. Allah’tan afv ve mağfiret dilenmesi icap eder.
Kılınmamış namazları Allah’a ödenmemiş bir borç kabul edip sonra da topluca kılıverip, ‘ben namazlarımı kaza ettim, namaz borcum yok’ gibi ödeşme mantığı, namazın farz oluş gayesine terstir, namaz esprisine aykırıdır.
Namaz vaktinde kılınırsa hedefini bulur, gayesine ulaşır. İnsanı temizler, geliştirir, olgunlaştırır .
Bu açıklamalarımız yanlış anlaşılmamalı ve çarpıtılmamalıdır. İnsan çetele tutmadan, boş olduğu zamanlarda Allah’ın rızasını kazanmak ve onu memnun kılmak için (Borç alış verişi, ödeşme olmadan.) bol bol nafile namaz kılmalıdır. Vaktinde kılmadığı namazlar için ise Allah’a çok çok tevbe etmelidir.
Bakara suresi, âyet 275 :
“O ribayı yiyenler, şeytanın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu böyledir, çünkü onlar, ”alış-veriş de riba gibidir” demişlerdir. Oysa ki Allah, alış-verişi helal, ribayı haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’a kalmıştır. Kim ki yeniden dönerse, işte o dönenler ateşin dostlarıdır. Sürekli kalacaklardır orada.”

Kazanın tarifi : “Herhangi bir mazeret dolayısıyla asıl vaktinde yapılamayan ibadetin, vakit çıktıktan sonra başka bir vakitte yapılmasıdır.” İşte ibadetin kazasının tanımı bu. Peki vaktinde kılınmayan namazın kazası olur mu? Diğer bir anlatımla; geçmiş namazlar kaza edilir mi? İşte bu konu Müslümanlar arasında, İslam`ın tasvip etmediği tarzda yanlış inanç ve amellerin oluştuğu bir konudur. Din adına toplumdaki bu yanlışın dinimizdeki esas şeklini açıklamak istiyoruz. O nedenle dinimizin ana kaynağı Kur’ân ve onu en iyi anlayan ve uygulayan Peygamber efendimizi dikkate alacağız.
|
|
Read more...
|
|
Ülkemizde kandil geceleri diye bilinen geceler; Rabiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid, Recep ayının ilk cuma gecesi olan Regaib, yine Recep ayının yirmiyedinci gecesi olan Mirac, Şaban ayının on beşinci gecesi olan Beraat ve Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olan Kadir Gecesidir.
Bu geceler Osmanlılar döneminde II. Selim zamanından başlayarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için "Kandil" olarak anılmaya başlamıştır.[1] Bu çalışmada kandillerin tarihi ile ilgili bilgi verilip dinimizin bunlara bakışı ortaya konulmaya çalışılacaktır.
1. Kadir Gecesi
Bu gecelerden Kadir gecesi ile ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de müstakil bir sûre bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in doksan yedinci suresi olan bu sûrede ALLAH-u Teala, Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Fakat bunun da Ramazanın yirmiyedinci gecesi olduğuna dair kesin bir delil yoktur. Kadir gecesi ile ilgili hadislere bakıldığında Peygamberimizin (sav) mü’minlere tavsiyesi, Kadir gecesini Ramazanın son on gününün tek gecelerinde aramaları şeklinde olmuştur. Buna göre Kadir gecesi Ramazanın yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş, yirmi yedi ve yirmi dokuzuncu gecelerinden herhangi biri olabilir. Yani Kadir gecesi, zamanımızda Müslümanlarca ihya edilmeye çalışıldığı gibi herkesçe bilinen bir gece olmayıp, aksine gizlenmiştir. Resulullah (sav) bile Kadir gecesinin Ramazanın kaçıncı gecesi olduğunu bilmiyordu.
Kadir gecesinin ihyası ile ilgili olarak Peygamber (sav)’den bir DUA haricinde herhangi ibadet tavsiye edilmemiştir. Fakat Âişe validemizin bildirdiğine göre Peygamberimiz Ramazan ayında, diğer aylarda görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazanın son on gününde ise çok daha şiddetli bir gayrete geçerdi. Son on günde geceleri ihya eder, ailesini de (gecenin ihyası için) uyandırır ve itikâfa girerdi.[2]
Bir gün Âişe validemiz, Peygamberimiz (sav)'e: "Ey Allah’ın elçisi! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam o gece nasıl dua edeyim?" diye sormuş, Peygamberimiz (sav) de ona: "Şu duayı oku" buyurmuştur:
"Allahım! Sen affedicisin, cömertsin. Affetmeyi seversin. Beni de affet."[3]
2. Beraat Gecesi / Kandili
Beraat gecesinin fazileti ile ilgili olarak da Peygamberimizden nakledilen birkaç hadis bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesinde bu gecede Allah’ın dünya semasına tecelli edeceği, Kelb kabilesinin koyunlarının kılları adedince (çokluk belirtmek için kullanılmış bir ifade) insanı bağışlayacağı ve kendisine edilen tüm duaları kabul edeceği anlatılmaktadır.[4] Birçok alim, bu hadislerin isnadlarında problem bulunduğunu, dolayısıyla hadislerin zayıf olduğunu ve bunlarla AMEL edilmeyeceğini belirtmişlerdir. Müfessirlerden Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, Beraat gecesinin fazileti hakkında bir tek sağlam hadisin bile gelmediğini, dolayısı ile bu konu ile ilgili olarak hadis diye dolaşan sözlere itibar edilmemesi gerektiğini söylemektedir. [5] Gerçekten de Peygamberimiz Muhammed (sav)’in ve sahabe-i kiramın mescidlerde bu geceyi ihya etmek için toplandığı, özel dualar ettikleri, bugün özellikle ülkemizde olduğu gibi bu geceye has namaz kıldıkları şeklinde tek bir rivayet dahi gelmemiştir. Bazıları Duhan sûresinde geçen: “O gecede her hikmetli buyruk ayrılır ve katımızdan bir emirle ilgilisine yollanır.”(Duhân, 44/4-5) ayetlerine bakarak o gecenin Şaban ayının on beşinci gecesi olan Beraat gecesi olduğunu söylemişlerdir. Buna dayanarak da Allah’ın o gecede kulların rızıklarını taksim ettiğini, ecellerini tayin ettiğini, bir sonraki Şaban ayının on beşine kadar olacak tüm olayları takdir ettiğini, dolayısıyla bu gece yapılacak olan dua ve ibadetlerin mutlaka kabul edileceğini iddia etmişlerdir. Böylece peygamberimiz ve ashabının yapmadığı, bu geceye has bir takım ibadetler ortaya çıkmıştır. Hâlbuki Allah-u Teala o sûrede şöyle buyurmaktadır:
“Hâ Mîm. Andolsun o apaçık kitaba ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz uyarıcıyız. O gecede her hikmetli buyruk ayrılır ve katımızdan bir emirle ilgilisine yollanır.” (Duhân, 44/1–5)
Görüldüğü gibi Allah-u Teala, işlerin taksim edildiği gecenin Kur’an-ı Kerim’in indirildiği gece olduğunu bildirmektedir. Kur’an’ın da Şaban ayının on beşinde değil; Ramazan ayında ve Kadir gecesinde nazil olduğunu diğer ayetlerden öğrenmekteyiz:
“Ramazan ayı ki o ayda insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an indirilmiştir.” (Bakara, 2/185)
“Muhakkak ki biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik.” (Kadir, 97/1)
Alimlerin büyük bir çoğunluğu Duhân suresinde geçen “mübarek gece”nin kadir gecesi olduğunu söylemişlerdir. Müfessir Ebu Bekir İbnu’l-Arabî bu konuda şöyle demektedir: “Bu ayette geçen mübarek gecenin kadir gecesi değil de başka bir gece olduğunu iddia edenler, Allah’a büyük bir iftirada bulunmuş olurlar.”[6]
Bir de Beraat gecesi ile alakalı olarak halk arasında “Beraat gecesi namazı” veya "Salâtu'l-Hayr" olarak bilinen bir namaz vardır. 100 rekât olan bu namazın her rekâtında Fatiha ve on defa İhlâs suresinin okunması gerektiği söylenmektedir.[7] “Kaynakların belirttiğine göre Berat gecesine ait özel bir namaz yoktur. Gazzâlî, bu gece her rekâtında Fatiha’dan sonra on bir İhlâs okunmak suretiyle kılınacak yüz rekât veya her rekâtında Fatiha'dan sonra yüz İhlâs okunan on rekât namazın çok sevap olduğuna dair bir rivayet naklettiği halde (İhyâ, 1/203), İhyâ-u Ulûmi'd-dîn'deki hadisleri tenkide tâbi tutan Zeynüddin el-Irâkî ile Nevevî bunun aslının olmadığını söylemişlerdir. Bu namazın bir bid'at olduğunu kaydeden Nevevî, bu konuda Kûtü'l-Kulûb ve İhyâ-u Ulûmi'd-dîn'de geçen rivayete aldanılmaması gerektiğini söylemekte (el-Mecmû’, 4/56), Ali el-Kârî de bu rivayetin uydurma olduğunu belirterek Berat gecesi namazının h. 400 (m. 1010) yılından sonra Kudüs'te ortaya çıktığını kaydetmektedir. Bu namazın ilk defa h. 448 (m. 1056) yılında Kudüs'te Mescid-i Aksâ'da kılındığına ve zamanla yaygınlık kazanarak sünnet gibi telakki edildiğine dair bir rivayet de nakledilmektedir.”[8]
3. Regaib ve Mirac Kandilleri
Recep ayında bulunan Regaib ve Mirac kandilleri ve faziletleri hakkında da herhangi bir delil bulunmamaktadır. Yalnız Recep ve Şa’bân ayları hakkında bir kaç söz söylenmesi gerekmektedir: Recep ayı “dört haram ay”dan bir tanesidir. Diğerleri Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Bu aylarda savaşmak haram kılınmıştır. Dolayısıyla bu ayların diğer aylara göre bir fazileti bulunmaktadır. Âlimler bu aylarda oruç tutmanın müstehab olduğunu söylemişlerdir. Fakat Peygamber (sav)’den ve ashab-ı kiram’dan özellikle bu ayda oruç tutmanın faziletine dair herhangi bir sahih rivayet nakledilmemiştir. Bir de halk arasında “üç aylar” olarak bilinen Recep, Şa’ban ve Ramazan ayları hakkında rivayet edilen: “Recep Allah’ın ayıdır, Şa’ban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.” Sözü hakkında âlimlerin çoğu “bu uydurmadır” demiştir. Ayrıca yine Recep ayının fazileti hakkında: “Kim o ayda şu kadar namaz kılarsa ona şu kadar sevap verilir, kim o ayda istiğfar ederse ona şu kadar ecir verilir.” Şeklinde hadis diye rivayet edilen sözlerin hepsi mübalağadır, hepsi âlimler tarafından tekzib edilmiştir.[9] Özellikle Regaip gecesi ile ilgili olarak halk arasında meşhur olan Regaip namazıyla ilgili rivayeti, 1023 (h. 414) yılında vefat eden Ali b. Abdullah b. Cehdâm isimli Mekkeli sûfî bir zatın ihdas ettiği / ortaya çıkardığı kaynaklarda belirtilmektedir.[10]
Şa’bân ayına gelince: Sahih rivayetlere göre Peygamberimizin Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Şa’bân ayıdır.[11] Üsâme b. Zeyd (r.a) şöyle bir hadis rivayet etmiştir: “Resulullah (s.a.v), Şa’bân ayında tuttuğu orucu hiçbir ayda tutmamıştır. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü! Senin, Şa’bân ayında tuttuğun orucu başka bir ayda tuttuğunu görmedim" dedim. O da şöyle buyurdu: “Şaban, Receb ile Ramazan arasında insanların gafil bulunduğu ve amellerin, âlemlerin Rabbi olan Allah’a yükseldiği aydır. Ben de amelimin (Allah Teala'ya) oruçlu olduğum halde yükselmesini seviyorum.”[12] O halde bu ayda oruç tutmanın Peygamber (sav)’in güzel bir sünneti olduğu rahatlıkla söylenebilir.
4. Mevlid Kandili
Peygamberimiz (sav), Ashab-ı Kiram, Emevîler ve Abbâsîler dönemlerinde herhangi bir kutlama örneğine rastlanmayan Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid kandili, ilk defa hicretten yaklaşık üç yüz elli yıl kadar sonra Mısır’da, Şii Fâtimî Devleti döneminde kutlanmaya başlamıştır.[13] Eyyûbîler döneminde birçok tören ve bayram kaldırılmış olduğundan Mevlid kutlamaları Erbil Atabegi Begteginli Muzafferuddin Kökböri (ö. 629/1232) tarafından büyük törenlerle yeniden kutlanmaya başlamıştır.[14] Muzafferuddin Kökböri’nin bu kutlamaları yeniden başlatmasının ardında, Musullu sûfi Ömer b. Muhammed el-Mellâ’nın bulunduğu belirtilmektedir.[15] Peygamber Efendimizin doğum günü olan bu günün / gecenin faziletine dair de herhangi bir delil mevcut değildir.
Ebû Şâme el-Makdisî, Şehâbeddin el-Kastallânî, İbn Hacer el-Askalânî, Celâleddin es-Suyûti gibi bazı alimler Peygamberimizin dünyaya gelmesi sebebi ile sevinmenin, bu gün münasebetiyle muhtaçlara yardım etmenin, Peygamberimize şiirler (mevlid gibi) okumanın güzel birer amel olduğu söyleyerek, bu gibi Mevlid kutlamalarının “bid’at-ı hasene” sayılması gerektiğini söylemişlerdir. Mâlikî fakihi İbnu’l-Hâc el-Abderî, Ömer b. Ali el-Lahmî el-Fâkihânî, İbn Teymiyye, Muhammed Abduh, Abdulaziz İbn Bâz ve Hammûd b. Abdillah et-Tuveycîrî gibi âlimler ise mevlid kutlamalarına “bid’at-i seyyie” gözüyle bakmış ve buna şiddetle karşı çıkmışlardır.[16]
DEĞERLENDİRME
Dinde sonradan ortaya çıkan ve hakkında herhangi bir delil bulunmayan bu gibi durumlar hakkında Allah Resulu (sav) şöyle buyurmuştur:
“İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenler / ortaya çıkarılanlardır.”[17]
“Sonradan ihdas edilen her şey bid’attir”[18]
“Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştedir.”[19]
Sonuç olarak şu söylenebilir ki; ne Kur’an’da ve ne de sünnette bugün geniş halk kitleleri tarafından kutlanan kandil gecelerine işaret vardır. Mübarek kabul edilen bu geceler, Peygamber Efendimiz ve ashabından çok sonra Mısır ve Kudüs’te kutlanmaya başlamış, daha sonra İslam dünyasının çeşitli bölgelerine yayılmıştır. Bu kutlamalar kesinlikle İslam’ın bir emri veya bir tavsiyesi değildir. Müslüman toplumlar tarafından ortaya çıkarılmış ve gelenek haline gelmiştir. Osmanlı padişahlarından II. Selim döneminden itibaren ‘kandil’ adını alan bu geceler miraciye, regaibiye, mevlüt gibi çeşitli etkinliklerle ihya edilmiştir. Kandil gecelerini kutlayan her toplum kendi kültüründen bir şeyler eklemiş ve böylece bu geceler gelenekselleşmiştir. Günümüzde de kandil geceleri halk camilere akın etmekte, kandil simidi ve tebrikleşmelerle son derece yoğun bir şekilde kutlanmaya devam etmektedir.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Nebi Bozkurt, “Kandil”, Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, 2001, c. 24, s. 300.
[2] Buharî, Fadlu Leyleti'l-Kadr 5, Müslim, Îtikâf 8, (1175); Ebu Dâvud, Salât 318; Tirmizî, Savm 73; Nesâî, Kıyâmu' l-Leyl 17.
[3] Tirmizi, Daavât, 84.
[4] Tirmizi, Sıyam, 39; İbn Mace, İkamet, 191
[5] Bkz: Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2. Bs., y.y., 1968, c. 4, s. 1678 (Duhân Sûresi, 2. ayetin tefsiri)
[6] Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, a.g.e., c. 4, s. 1678.
[7] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, İstanbul, 1986, s. 188.
[8] İhyâ, el-Mecmû ve el-Esrâru’l-Merfûa gibi kaynaklardan naklen; Halit Ünal, “Berat Gecesi”, DİA, c. 5, s. 475.
[10] İsmail b. Ömer İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Beyrut, trs., c. 12, s. 16; Nebi Bozkurt, “Kandil”, DİA, c. 24, s. 301.
[11] Buhari, Savm, 52; Müslim, Sıyâm, 176; Tirmizi, Savm, 36; İbn Mâce, Sıyâm, 30.
[12] İbn Mace, Sıyâm, 70.
[13] Ahmet Özel, “Mevlid”, DİA, c. 29, s. 475.
[14] Ahmet Özel, a.g.e., aynı yer.
[15] Ahmet Özel, a.g.e., s. 476.
[16] Ahmet Özel, a.g.e., s. 477-478; Ahmet Özel, “Mevlid: Tarihi ve Dini Hükmü”, Dîvân İlmî Araştırmalar Dergisi, Bilim ve Sanat Vakfı, İstanbul, 2002/1, sayı: 12, s. 243-246.
[17] Müslim, Cuma, 43.
[18] Nesâi, Îdeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7.
[19] Müslim, Cuma, 43; Ebu Davud, Sünnet, 6.

Ülkemizde kandil geceleri diye bilinen geceler; Rabiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid, Recep ayının ilk cuma gecesi olan Regaib, yine Recep ayının yirmiyedinci gecesi olan Mirac, Şaban ayının on beşinci gecesi olan Beraat ve Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olan Kadir Gecesidir. Bu geceler Osmanlılar döneminde II. Selim zamanından başlayarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için "Kandil" olarak anılmaya başlamıştır.[1] Bu çalışmada kandillerin tarihi ile ilgili bilgi verilip dinimizin bunlara bakışı ortaya konulmaya çalışılacaktır.
|
|
Read more...
|
|
Şu zavallı cahil döndü dolaştı
Din adına dinde yaralar açtı
Sûfi ve mollanın tevillerine
Cibril hayret etti peygamber şaştı*
Muhammed İkbal
En kısa ifadeyle Hz. Peygamber’in (s.a.v) İslam'ı diyebileceğimiz sünnetin en önemli kaynağının hadisler olduğu şeklinde genel kanaatin aksine, en önemli kaynağın Kur'an-ı Kerim olduğunu, onun ardından ikinci derecede önemli kaynak olan Mütevatir, Mütevaris veya Yaşayan Sünnetler, ya da ameli tevatür denilen ve müslümanların kitlesel rivayet yoluyla nesilden nesile aktardıkları uygulama ve bilgilerin geldiğini, bugün kütüphanelerimizi dolduran kaynaklardaki hadislerin ise önem ve güvenilirlik bakımından ancak üçüncü sırada yer alabileceğini çeşitli vesilelerle yazılarımızda ifade etmiştik.
Sünnet konusunda bize bilgi veren kaynaklar olarak Kur'an-ı Kerim ile mütevatir sünnetlerin sübûtu konusunda bugüne kadar ciddi bir problem söz konusu olamamıştır. Ancak hadislerin sübûtu konusunda ise aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Zira bugün kaynaklarımızda yazıya geçirilmiş bulunan binlerce rivayet, ne Kur'an-ı Kerim gibi, ne de mütevatir sünnetler gibi bize tevatüren, yani nesilden nesile kitlesel rivayet yoluyla nakledilmiş değildir. Tam aksine, herkesin bildiği gibi bu hadislerin muhafazası ve daha sonraki nesillere intikal ettirilmesi ferdî çabalarla olmuştur. Bu yüzdendir ki, bu hadislere, hadis ilminin terminolojisiyle “âhâd” adı verilmiş ve bu sûretle bunların tek tek ravilerin naklettikleri birer rivayet olduğuna dikkat çekilmiştir.
Durum bu olduğu halde, ondört asırlık geçmişimiz boyunca genellikle sünnet konusunda ağırlık "âhâd" olan hadislere verilmiş, mütevatir sünnetlere, hele hele Kur'an-ı Kerim'e bu amaçla başvurmak nadiren düşünülmüştür. Bu durumun tabii bir sonucu olarak da, hemen tamamı âhâd olan bu hadisler, 1 sünnet konusunda, hatta daha genel bir ifadeyle İslam anlayışımızın belirlenmesinde en az Kur’an-ı Kerim kadar, zaman zaman ve belli konularda ondan da fazla etkili olmuştur. 2
Ancak İslam Düşüncesinde son derece etkili olan hadislerin hangilerinin gerçekten Hz. Peygamber’e ait olduğu konusunda tam bir ittifak hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. 3 Zira ahad olan bu hadisler mahiyeti gereği tek tek fertlerin rivayetlerinden ibarettir. Başlangıçta –yani sahabe nesli süresince- toplumda hadis konusunda pek fazla tereddüde mahal bırakmıyordu. Ancak çok geçmeden –hadis uydurma faaliyetlerinin giderek artış ve yayılış gösterdiği malumdur. Bu sebeple bu tarihten itibaren, hadisleri rivayet edenlerin güvenilir olup olmadıklarını araştırma uygulaması, giderek sistematik bir şekilde yürürlüğe kondu. Bu suretle de hadis ilminin omurgasını oluşturan isnad sisteminin temelleri atılmış oldu. İlerleyen asırlarda isnad etrafında birçok disiplinler oluştu. Bu gelişmeler olurken isnadlarla rivayet edilen metinler konusunda –metin tenkidi konusunda değil!- bazı esaslar da belirlendi. Bu suretle, hadisler etrafında yüzlerce inceleme konusu teşekkül etti. Gerek toplanan hadisler, gerek bu hadisler etrafında oluşan alt disiplinler ve bu konularla ilgili çalışmalar sonucunda öyle muazzam bir literatür oluştu ki, bu literatürün İslami ilimler geleneği içerisinde en zengin alanı oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir. Bugün bir kısmı matbû, bir kısmı ise hâlâ elyazması halinde kütüphanelerimizi dolduran bu literatürün, geçmişte bu alanda ortaya konulanların tamamını temsil etmediğini de burada hatırlatmak yerinde olur. Çünkü bugün elimizde matbû ya da elyazması olarak mevcut olanlar dışında, küçümsenemeyecek sayıda eserin kaybolup, tarihin derinliklerine gömüldüğü de bilinmektedir. Velhasıl hiçbir dinin mensupları, peygamberi hakkındaki bilgileri gelecek nesillere aktarabilmek için böylesine muazzam bir çaba göstermiştir. Yine hiçbir dinin peygamberi etrafında böylesi muazzam bir literatür oluşmamıştır.
İşte bu noktada sorulması gereken soru şudur: İslam ümmetinin ondört asır boyunca göstermiş olduğu bütün bu muazzam çabalara rağmen, Hz. Peygamber hakkında bize bilgi veren bir kaynak daha genişletecek olursak, bugün itibariyle, bize ulaşan her türlü rivayet –hadis- eser-haber- v.b konusunda bütün problemlerin bertaraf edildiği ileri sürülebilir mi? Özetle aradan geçen ondört asırdan sonra bugün gelinen noktada, elimizdeki rivayetlerin gerçeğinin sahtesinden, sağlamının çürüğünden tamamen ayrıldığı matematik bir kesinlikle ifade edilebilir mi? İşte bu kitabın cevap arayacağı temel sorulardan biri budur.
Her şeyin ortaya konulup, her konuda olduğu gibi bu konuda da son sözün söylendiğine –üstelik bunun bir defada ve bütün zamanlar için söylendiğine- inanan, geçmişi kutsallık hâlesiyle kuşatan, yani özetle hakikatin selefimizin bize sunduğu “verili” bir bilgiden ibaret olduğuna inananların bu soruya vereceği cevabın olumlu olacağı kuşkusuzdur. Bunun tam aksine hakikatin verili olmayıp “keşfedilmesi gereken” bir şey olduğuna inananların, tetkik ve tahkik süzgecinden geçirmeden hiçbir fikrin kabul edilmeyeceği ilkesini benimseyenlerin, bu soruya vereceği cevabın olumsuz olacağı da –aynı şekilde- kuşkusuzdur.
Ondört asırlık bir geçmişe rağmen bugün çeşitli kaynaklarda yer alan binlerce rivayetin sıhhat ve sübût açısından tetkikinin tamamlanıp, tam bir sonuca ulaşılıp ulaşılmadığına, sadece karşılıklı iddialarla bir cevap bulmak mümkün değildir. Zira delilsiz, mesnetsiz, karşılıklı iddialarla, genellemelerle bir yere varıldığı hiçbir vakit görülmemiştir. Bu konuda sağlıklı bir kanaat sahibi olabilmenin yegane yolu, mücerret iddiaları ve genellemeleri bırakıp müşahhas delilere ve ilmi araştırma sonuçlarına göre hareket etmektir. Dolayısıyla bugün elimizdeki rivayetlerle ilgili hiçbir problemimiz yoktur veya birçok problemimiz vardır, şeklindeki mücerret iddiaları bir tarafa bırakıp, mevcut durumu esas alarak bir sonuca gitmek gerektiği ortadadır. Bir başka ifadeyle, İslam dünyasının hâl-i hazırda hadislerle ilgili herhangi bir problemin bulunup bulunmadığına –yani iddialara değil yaşanan gerçekliğe- bakılarak bu sorunun cevabını aramak gerekir.
Mesele bu açıdan ele alındığında, içinde yaşadığımız son iki yüzyılda İslam düşüncesindeki temel tartışma konuları içerisinde hadislerden kaynaklanan birçok problemin bulunduğu kolaylıkla görülebilir.
XIX. yy’da gerek Ortadoğu’da (Mısır-Suriye) gerek Hind alt kıtasındaki entelektüel tartışmaların en önemlilerinden birisinin hadisler etrafında cereyan ettiği malumdur. 4 XX. yy’ın başlarında Osmanlı aydın ve âlimlerinin önemli tartışma konuları içerisinde hadislerin ne ölçüde yer aldığını tam olarak bilmiyoruz. Kesin olan ise bu dönemin düşünce dinamizmine mukabil, Cumhuriyet döneminde İslam düşüncesinin bir duraklama dönemine girdiği ve bunun 60’lı yıllara kadar devam ettiğidir. 1960-70’li yıllarda yoğun olarak İslam dünyasının çeşitli bölgelerinden yapılan tercümelerin akınına uğrayan Türkiye, bu çeviriler aracılığıyla İslam dünyasının çeşitli bölgelerindeki hadis-sünnet ile ilgili tartışmalardan haberdar oldu.
XIX.-XIX. yy’da hadislerden kaynaklanan problemlere dikkat çeken başlıca isimler arasında Seyyid Ahmed Han, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Mehmed Akif, Musa Carullah Bigiyef, Mustafa es-Sibâi, Ahmed Emin, M. Zahit el-Kevser î, el-Mevdûdi, Gulam Ahmed Perviz, Dr. Tevfik Sıdki, Şeyh Saffet Efendi, İzmirli İsmail Hakkı, Aksekili Ahmed Hamdi, Mahmud Ebu Rayye, eş-Seyyid Salih Ebubekr, Muhammed el-Gazali, Yusuf el-Kardavi ve Fazlur Rahman ilk akla gelenlerdir.5 İslam dünyasının farklı coğrafyalarında yaşamış bu ilim, düşünce ve eylem adamlarının kimisi bu şüphelere karşı hadisleri müdafaaya girişmişlerdir. Bu şahsiyetlerin hadisler karşısında takındıkları tavır elbette aynı değildir. Bilakis onların tavırlarının bir spektrum oluşturduğunu ifade etmek daha doğru olur. Aralarındaki ton farkları ne olursa olsun, kesin olan şudur ki, İslam dünyasının bu düşünce önderleri hadis konusunda hiçbir zaman tam bir ittifak içerisinden olmamışlardır. XIX ve XX. yy’da hadis etrafında cereyan eden yoğun tartışmalar karşısında, ortada bir problemin bulunmadığını iddia etmek için ise fazlaca iyimser olmak icap eder.
Diğer yandan bu sayılanlar dışında, ya hadislerle ilgili olarak geçmişte yapılanları eleştirmek ya da hadislere yöneltilen bu eleştirilere cevap vermek amacıyla eser yazmış olan, ilmi düzeyleri farklı pek çok yazarın eserleri İslam dünyasındaki kitabevlerinin vitrin ve raflarını doldurmaktadır. Bunlar o kadar çoktur ki, bunları burada tek tek saymak dahi mümkün değildir. Yine bu konuda yazılmış olan makâlelerin de burada tek tek zikredilemeyecek kadar çok olduğunu ilave etmek gerekir.
İslam dünyasının hadis konusunda günümüzde hâlâ bazı problemlerle karşı karşıya bulunduğunun bir başka delili de, sünnet-hadis üzerine yapılmış ve yapılmakta olan sayısız ilmî toplantılardır. Bu toplantılar kuşkusuz ortada mevcut bir problemin varlığından kaynaklanmaktadır. Bu toplantıların zabıtları ve tebliğleri incelenecek olursa, İslam ümmetinin hadis konusundaki sıkıntılarının ipuçlarını yakalamak hiç de zor olmayacaktır. 6
Meseleye bir başka açıdan bakılacak olursa, İslam dünyasının inanç ve pratik alanlarında mevcut problemlerin yattığı görülecektir. Bu cümleden olmak üzere, bugün genel halk kitlelerinin İslam olarak algılandığı, ama aslında İslam’la ilgisi bulunmayan veya doğruluğu tartışmalı olan pek çok hususun ya uydurma ya da sıhhati son derece tartışmalı rivayetlerden kaynaklandığına burada dikkat çekilebilir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de hâlâ tartışılan, kader, şefaat, sırât inancı, H.z Peygamber’e izafe edilen yüzlerce mucize, H.z Peygamber hakkındaki beşer üstü anlatımlar, Kur’an’ın faziletleriyle ilgili mübalağalı ifadeler, kabir ve türbelerle ilgili aşırılıklar, Hz. Peygamber’in mensubu bulunduğu Arap ırkının ve Arapçanın –ülkemizde ise Türk ırkının- kutsallaştırılması, kadının erkeğe nazaran ikinci sınıf statüde algılanması, kutsal gecelere (kandillere) olan inanç ve bu gecelere mahsus özel ibadetler, tasavvufun pek çok öğretisi ve özellikle gayb ricaline olan inanç, evliyâ kültü ve bunun etrafında oluşan mitolojik anlayışlar, yaratılış konusundaki yanlış inanç ve düşünceler, ümmetin çeşitli fırkalara ayrılmasının meşrulaştırılması, kıyamet alâmetleri, âhir zaman fitneleri, deccal-mehdi inancı, İslam’ı terk eden birinin hukuken öldürülmesi gerektiğine dair görüş, siyasi ve idari otoritelere olduğu gibi, siyasi ve dini cemaat liderlerine, evliyâ ve üstadlara mutlak itaatin dini bir vecibe olduğuna dair inanç, ruhbanlığı, aşırı zühd ve ibadeti idealize eden din anlayışı, uğursuzluk inancı, tembelliği meşrulaştırmaya varan bir tevekkül anlayışı gibi, ilk anda akla gelebilecek problemler – Kur’an-ı Kerim’in anlaşılması önündeki en büyük engellerden birisinin, tefsirlerde yer alan ve özelde İsrailiyyât adı verilen rivayetlerle, genel olarak sıhhati tartışmalı, kaynağı belirsiz ve çelişkili rivayetlerden oluştuğu da ehline malum bir husustur. 7
Hadisler konusunda bugün hâlâ problem oluşturan farklı bir alanda da burada söz etmek gerekir. Özellikle ülkemiz açısından bakıldığında, İslam’ı ve Müslümanları eleştirmek için yazılan bazı eserlerde de, tartışmaların merkezinde pek çok hadisin yer aldığı görülür. İlhan Arsel’in Şeriat ve Kadın; Arap Milliyetçiliği ve Türkler gibi eserleri yanında, Turan Dursun’un İslam’a saldırmak için yazdığı kitaplarında da bol miktarda hadis rivayeti, tenkid daha doğrusu saldırı amacıyla kullanılmıştır. Bu ise hadisler meselesinin İslam’ın sadece bir iç mesele olmakla kalmayıp, kendini ona mensup hissetmeyenlerin İslam’a karşı takındıkları menfi tutumların oluşmasında da belli ölçüde etkili olduğunu göstermektedir.
Son olarak bunlara Oryantalizm dünyasında yapılan ve bazısı doğrudan, bir kısmı da dolaylı olarak hadislerle ilgili olan çeşitli yayınları da ilave etmek yerinde olur. Burada bunları da tek tek saymak elbette mümkün değildir. 8
Aslında bunlara ilim çevrelerindeki problemlerle de bağlantılı olarak, genel halk kitleleri nezdindeki birtakım olumsuzlukları da eklemek icabeder. Bu cümleden olmak üzere, gerek İslam dünyasında, gerek ülkemizde, yayımlanan bazı dinî neşriyatın durumu örnek olarak zikredilebilir. Özellikle hadisler konusunda iyi bir eğitim görmemiş, hattâ hiç eğitim almamış bazı heveskâr kimselerin dini konularda yazdıkları eserlerin büyük çoğunluğunun, kullanılan hadisler açısından tam bir felaket olduğu acı bir gerçektir. Birçok eser, ehil olmayan mütercimler tarafından tercüme edilmekte, eserin içerdiği hadislerle ilgili hiçbir inceleme yapılmamakta, bazen –Râmûzu’l-Ebadis’in bir gazete tarafından iki cilt olarak basılan tercümesinde (Milsan Basım Sanayi Tesisleri, İst. 1982) ve İmamı-ı Gazâlî’nin İhyau Ulûmi’d-Dîn adlı eserinin Türkçe tercümelerinde olduğu gibi – müelliflerin hadislerle ilgili olarak yaptıkları uyarı ve açıklamalar ya tercümeden tamamen çıkarılmakta, ya da hadisin zayıf veya uydurma olduğunu ifade eden kısmı atılmakta, bu sûretle okuyucular da aldatılmış olmaktadır. 9 Hatta –mesela İhyau Ulûmi’d-Dîn’de- uydurma veya kaynağı meçhul rivayetlerin sayısı neredeyse 1000’e varırken, 10 bu eserin tercümesini neşreden bir yayınevi sahibi, hiç sıkılmadan İhyâ’da mevzû, kaynağı belirsiz, aslı olmayan hadislerin mevcut olmadığını önsözde yazabilmektedir. Yine bazı eserlerde durum çok daha vahim boyutlara da ulaşabilmektedir. Örnek olarak bazı eserlerde yüzlerce hadisin, ne isnadı, ne kaynağı, ne de metni verilmeksizin okuyuculara sunulmuş olması, 11 bir yandan hadis konusunda karşı karşıya bulunduğumuz durumun vahametini, öte yandan bazı Müslümanların genelde din, özelde ise hadis konusundaki ciddiyetsizlik ve lâkaydiliklerini gözler önüne seren acı örneklerdir.
Aslında İslam dünyasındaki pratik ve teorik pek çok problemin temelinde hadislerin yattığını göstermek için başlı birçok araştırma yapmak mümkündür. Bu sebeple biz şahsen kendi çapımızda da olsa uygulamalı araştırmalı teşvik etmekteyiz. Bu amaçla yapılmış birkaç Yüksek Lisans tezi de mevcuttur. Bu araştırmaların sonuçlarına göre bazı vâizlerimizin (Ankara Merkez Vâizleri ortalama %16) vaazlarda halâ mevzû hadis kullandıkları, din görevlilerimizden bazılarının ise ayet ile hadisi, sahih ile uydurmayı karıştırmakta oldukları ortaya çıkmıştır. 12
Bu konudaki problemlere dair daha iyi bir fikir edinebilmek için, İslamî Araştırmalar Dergisi’nin Hadis-Sünnet Özel sayısındaki (1997) yazıların dikkatlice tetkik edilmesinin bile yeterli olabileceğini burada ifade etmek isteriz.
Bütün bunlara eklenmesi gereken bir başka husus ise, bilhassa ülkemizde verilen dini eğitim ile ilgilidir. Gerek Kur’an kursları, gerek İmam-Hatip Liseleri ve gerekse İlahiyat Fakülteleri, ülkemiz insanını dinî konularda aydınlatacak insanlar yetiştirmektedirler. Ancak bu dinî kurumlarda verilen hadis eğitiminin de bir takım problemleri bulunduğunu, şahsi gözlem ve incelemelerimize, öğrencilerle olan şahsi tecrübelerimize dayanarak rahatlıkla ifade edebiliriz. Mamafih ortaöğretim kurumlarında Din-Ahlak öğretmenleri ile meslek öğretmenlerinin sünnet-hadis anlayışlarını konu alan bir araştırma da şu anda sürdürülmekte olup, sonuçlar alındığında, bu kesimin durumu hakkında daha net bir fikir edinmemiz mümkün olabilecektir.
Buraya kadar anlatılanlar bile-kapsamlı ve yorucu bir çalışmanın ürünü olmayıp, kabaca çizilen bir tablo olsa da- şu anda İslam dünyasının hadislerinden kaynaklanan pek çok problemle karşı karşıya bulunduğunu açıkça gözler önüne serebilecek niteliktedir.
Ancak bu problemli durumun sadece hadis disiplininin kendi iç problemi olduğu zannedilmemelidir. Bilakis genel olarak İslam düşüncesinin bugün karşı karşıya bulunduğu birçok problemin de temelinde hadislerle ilgili hususlar yatmaktadır. Dolayısıyla İslam düşüncesinin geleceği de belli oranda hadislerle ilgili problemlerin çözümüne bağlıdır. İslam dünyasının bu problemleri çözmeden kendi ayakları üzerinde durup dikilmesi mümkün değildir. Bunun anlamı ise, hadisler meselesinin sadece hadis ilminin bilimsel bir araştırma konusu olmaktan öte, sonuç itibariyle İslam dünyasının geleceğini ilgilendiren bir öneme de sahip olgudur.
Çizilen bu tablodan çıkan mantıki sonuç şudur: Aradan geçen ondört asırlık süre içerisinde yapılan çalışmalara, gayretlere rağmen; hadisler konusunun tamamen çözüme kavuşturulduğunu, bugün elimizdeki hadislerle ilgili olarak hiçbir problemin kalmadığını iddia etmek mümkün değildir.
Bu noktada önemli gördüğümüz bir hususu bilhassa belirtmekte yarar görüyoruz:
Bilebildiğimiz kadarıyla gerek İslam dünyasında, gerek ülkemizde, genel halk kitlelerinden tutun da birtakım cemaatlere, İslami hareketlere ve siyasi oluşumlara varıncaya kadar hâkim olan zihniyet –çok nadir istisnaları olsa da – şudur:
“ İslam’da her şeyin çözümü vardır, o her şeyi halletmiştir. Kur’an ve sünnette her şeyin çözümü vardır.” Şeklindeki naif söylemin ne kadar yaygın olduğunu hepimiz yakinen biliyoruz. Biraz daha insaflı bazı kesimler nispeten mütevazi davranarak, her şeyin çözümünün Kur’an ve sünnette bulunduğunu iddia edecek kadar ileri gitmezler, sadece Kur’an ve sünnetten hareketle her meselenin çözülebileceğini iddia etmekle yetinirler. Ancak her iki taraf da özellikle hadislerden kaynaklanan ve kaynaklanması muhtemel problemleri görmezlikten gelmekte, ya da daha iyimser bir ifadeyle görememektedirler. Bazıları bu problemin bir nebze farkına varsa da, onlar da bugüne kadar uygulanan klasik yöntemlerle çözüm üretebileceklerini zannetmektedirler. Bu sebeple çalışmalarını tamamen klasik ûsullere göre yürütmektedirler. Özellikle selefi eğilimli kesimlerde yapılan, hadislerle ilgili çalışmalar bu tür çabalardan kesimlerde yapılan, hadislerle ilgili çalışmalar bu tür çabalardan oluşmaktadır. Bu çalışmaların bazı faydaları olsa da, istenen neticeyi vermesi mümkün görünmemektedir. Bu şekilde, problemleri gizleyerek veya parçacı, yöntemsiz, plansız ve programsız gayretlerle bir yere varılamayacağı ortadadır. Zira geçmişteki bütün çabalara rağmen, hadislerle ilgili problemleri istenen çözüme kavuşturmaktan uzak olan bir yöntemi, bugün tekrar uygulamanın bir anlamı yoktur. Çünkü yöntem aynı olduğu sürece, geçmişte yapılan çalışmaların zaaflarının tekrar ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.
Bu konudaki vurdumduymazlık, klasik hadis usulünün (kaynak ve isnad gibi) en basit kurallarını dahi hiçe sayacak raddeye gelmiş bulunmaktadır. Durumun vahametini bizzat görmek için burada bir-iki misal de vermeden geçmeyelim:
“Onun için biz kesinlikle diyoruz ki Cevşen, manası itibariyle efendimize ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir, Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.(…) İmam Gazali gibi bir allame, Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bediüzzaman gibi bir sahipkıran cevşeni kabullenip onu vird edinmişlerdir. Hatta İmam Gazali ona bir şerh yazmıştır. Cevşenin mehazindeki kuvvet ve kutsiyete ait başka hiçbir delil ve bürhan olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın Cevşene gönülden bağlanıp atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşene dil uzatmak en ılımlı ifadeyle haksızlıktır.” 13
Bu ifadeler karşısında, ilimden biraz nasipdar olan birisinin ürpermemesi, tüylerinin diken diken olmaması mümkün değildir. Zira bazı çevrelerce yaygınlaşması için çaba sarf edilen; deri, gümüş v.b. kılıflarda muska haline getirilen, bazı gazeteler tarafından promosyon olarak dağıtılan, bu keramet ve kutsiyeti kendinden menkul Cevşen; hiçbir klasik kaynakta yer almayan, sadece adı geçen alimlerin eserlerine aldıkları, isnadı olmayan, metnine bakıldığında suni ve düzmece olduğu aşikar olan uydurma bir hadisten başka bir şey değildir. İlim ehli olanlar da bilirler ki, Hz. Peygamber’in dualarının hiçbirisi uzun değildir, en iyimser ifadeyle on satırı bile bulmaz. Böylesi sayfalar tutan bir duanın uydurma olduğunda en küçük bir şüphe dahi yoktur.
Bazı alimlerin bunu eserlerinde zikretmelerinin, onun sübutu için yeterli addedilmesi ise, akıl alacak gibi değildir. Bunu söyleyen hadis ilminden hiç haberi olmayan biri değilse, ortada çok daha ciddi bir problem var demektir.
Yine bir radyo programında aynı çevrelere mensup bir zatın “ Dünyanın öküzün boynuzunda olduğuna” dair hadisle ilgili bir soruya, bunun uydurma olduğunu açıkça ifade edeceği yerde “Dünyanın altında öküz var mı bilmem ama, üstünde pek çok var!” dediği nakledilip açıkça mugalata yapılmış, yani bu uydurma hadis savunulmuştur. 14
İşin doğrusu burada yapılanın ilimle de ilgisi yoktur. Bu uydurma rivayetlerin savunulmasının tek sebebi Bediüzzaman’ın bunları eserlerinde zikretmiş olmasıdır. Ama ne yazık ki Bediüzzaman’ı savunduğunu zannedenler, hem ona hem de hadislere, dolayısıyla Hz. Peygamber’in mirasına ne büyük kötülük ettiklerinin farkında bile değillerdir.
Daha çoğaltılabilecek bu ve benzeri örnekler bugün Müslümanların hadisler konusunda ne kadar ise karşı karşıya bulunduğumuz problemin ne kadar ciddi olduğunu gösterir.
O halde bugün gelinen noktada yapılması gereken, klasik yöntemi sürdürmeye çalışmadan önce, bu yöntemin genel bir değerlendirmesini yapmaktır. Maalesef bugün hadis usûlü diye bilinen klasik yöntemin teşekkülünden bugüne kadar, hemen hiçbir değerlendirme ya da özeleştiri yapılmadığı gibi, mevcut usûlü daha da geliştirmek için ciddi bir çaba gösterilmemiştir.
Bunun sebebi ise, İslam düşüncesinin ve İslami ilimler geleneğinin hemen her alanında da görülen donuklaşma ve katılaşmadır. Diğer bir ifadeyle hadis usûlü disiplininde görülen dinamizm yokluğudur. Hadis usûlü gelişimini tamamlayıp, bugün de halâ aynen sürdürülen klasikleşmiş yapısına kavuştuktan sonra, düşünce alanındaki tembellik ve durgunluk sebebiyle âdeta bir dogma statüsüne yükseltilmiş; yanılmazlık ve kusursuzluk vasfıyla tebcil edilerek, daha iyisinin olabileceği tahayyül dahi edilememiştir.
Ne var ki bugün gelinen nokta, hadisler konusunda Müslümanlar arasında görülen sert, demagojik ve tabii ki sonuçsuz tartışmalardır. Bu çıkmazdan kurtulmanın yolu –kanaatimizce- her şeyden önce klasik hadis usûlünün gelişim tarihinin incelenmesi, sonra bugünkü şeklini almış olan bu usûlün köklü bir biçimde tenkit süzgecinden geçirilmesi, ardından da daha etkin ve daha az kusurlu bir usûl geliştirmesidir.
* Şiirin bu manzum çevirisini lütfeden Prof. Dr. Mahmut Kaya hocamıza teşekkür ederiz.
1. Fiilî tatbikat olarak değil de, birer rivayet olarak elimizdeki “hadisler” içerisinde gerçek anlamda bir mütevâtirin bulunup bulunmadığı konusu ileride ele alınacaktır.
2. Sünnetin Kur’an-ı Kerim’i neshedebileceği iddiası (Bkz: Medet Coşkun, Sünnet’in Kur’an-ı Nesbi Meselesi (Yayınlanmamış Y. Lisans Tezi), A.Ü.İ.F. Ank. 1995) ve Kur’an-ı Kerim’de olmayan itikadi ve fıkhi konularda, hadislere dayanan pek çok inanç, düşünce ve uygulama’nın mevcudiyeti – ki sayılamayacak kadar çoktur- burada örnek olarak zikredilebilir. Bu durum Şia dünyası için daha da geçerlidir. Zira “ğaib imam”, “oniki imam”, “imamların masumiyeti”, “imamların Nass ile tayini” gibi konularda doğrudan Kur’an’da bir dayanak bulmak mümkün değildir. Bu konudaki dayanakların çoğunu rivayetler, daha doğrusu “gelenek” oluşturmaktadır.
3.Hemen her bir ekolün ve pek çok İslam aliminin sahih hadiste aradığı şartların şu veya bu ölçüde farklı olduğu ehline malumdur. Mamafih bu hususu dile getiren son bir esere burada işaret etmeden geçmeyelim: İsmail Mansur, Tabsîru’l-Umme bi-Hakîkati’s-Sunne, I (Minhâc) (Mısır, 1995), s.363.
4.Bu konuyla ilgili olarak bkz: Halid Zaferullah Dâvudî, Pakistan ve Hindistan’da Şah Veliyyullah ed-Dehlevî’de n Günümüze Kadar Hadis Çalışmaları (İst.1995); G.H.A. Juynboll, The Authenticity of the Tradition Literature-Discussions in Modern Egypt, Leiden, 1969; Mazharuddin Sıddıkî, İslam Dünyasında Modernist Düşünce (İst., 1990)., s.85-92 vd., Bu konuda bir de doktora tezi yapılmıştır: İbrahim Hatiboğlu, İslam’da Yenilenme Düşüncesi Açısından Modernistlerin Sünnet Anlayışı (M.Ü.İ.F., İst; 1996,). Konuyla ilgili zengin bir malzeme ihtivâ etmesine rağmen, işlenişi açısından tezin baştan ele alınması gerekmektedir. Zira tez baştan ön yargı olarak işlenmiş, nadir de olsa kaynaklardaki bilgilerin tahrif edilip saptırıldığı dahi olmuştur. Meslektaşımız İbrahim Hatiboğlu’na tezin yeniden yazılması için eleştirilerimizi ve düşüncelerimizi iletmiş bulunuyoruz. Sanırız bize düşen de budur. Ancak insan ister istemez jüri üyelerinin bu tezi nasıl kabul edebildiklerini, üstelik TDV. İslam Araştırmaları ödülünün de bu teze nasıl lâyık görüldüğünü kendi kendine sormadan edememektedir. Bize göre bunun sebebi “tenkit ve araştırma” zihniyetinin ilmi müesseselerde bile kurumuş olmasından başka bir şey değildir.
5. Bu müelliflerin konuyla ilgili makale ve kitapları ile fikirlerinin ele alındığı pek çok çalışma bulunmakla beraber, biz burada bunlardan sadece bir önceki dipnotta zikredilen eserlere tekrar atıfta bulunmakla yetiniyoruz. Bunların dışında genelde Hadis literatürü, özelde Sahih-i Buhari ile ilgili problemlere işaret eden, Fuad Sezgin’in Buhari’nin Kaynakları Hakkında Araştırmalar (Kitabiyat Yay. , Ank. 2001²) adlı eseri gibi, tam anlamıyla akademik çalışmalar da yapılmıştır. Ne var ki, bu çalışmadan oryantalistlerin nisbeten haberdar olduğu söylenebilirse de, İslam dünyasının, hele bu çalışmanın yapıldığı ülkemizin ilahiyatçılarının bu eserden ya haberi yoktur, ya da bu çalışmanın değeri gereği gibi takdir edilememiştir.
6. 1976 (İstanbul), 1979 (Katar), 1982 (Libya), 1982 (Cezayir), 1985 (Mısır), 1989 (Ürdün), 1995 (İstanbul) yıllarında Sünnet-Siret üzerine bir dizi uluslar arası toplantı düzenlemiş ve tebliğleri basılmıştır. Bu toplantılar, raporları ve değerlendirmeleri için bkz: es-Sunnetu’n Nebevviyye ve Menbucabâ fi Binâi’l-Ma’rifeti ve’l-Hadâra (Muessesetu Âli’l-Beyt, Ammân, 1991, I.cilt (Raporlar); Bir sempozyumun Anatomisi (18-20 Kasım Tarihlerinde İstanbul’da Düzenlenen “Sünnet’in Dindeki Yeri” Konulu Uluslar arası Sempozyum) İslamî Araştırmalar-Hadis-Sünnet Özel Sayısı (Ank., 1997/1-3), s. 183-184.
7. Bu konuda Abdullah Aydemir’in oldukça aydınlatıcı olan iki çalışmasına işaret etmek yeterli olacaktır: Tefsirde İsrailiyatİslamî Kaynaklara Göre Peygamberler,(T.D.V yay. , Ank., 1992). (D.İ.B. Yay. , Ank., 1979) ve
8.Zira sadece Almanca’da yazılmış olan İslam’a dair makalelerin indeksi dahi pek çok cilt tutmaktadır. Bkz: Bibliographie der Deutschspachigen Arabistik und Islamkunde, ( I-XIX), Hrsg. Von Fuat Sezgin, Frankurt am Main:. Institut für Geshichte Arabischen-Islamischen Wissenschaften, 1990-1993.Yine İslam’a dair İngilizce makalelerin ne kadar yoğun olarak neşredildiği kolayca anlaşılır.
9. Sözünü ettiğimiz eserler Arapça metinleriyle karşılaştırıldığında yüzlerce örnekle karşılaşılacağında şüphe yoktur. Nitekim ileride bu konuda bazı örnekler de verilecektir. Ancak bu tür tasarrufların hangi İslamî (!) hassasiyetle yapıldığı ise, bizce cevapsız bir sorudur.
10. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Es-Subkî, Tabakâtu’ş-Şâfiiyye (Mısır, 1968), VI.287-389.
11. Bu konuda verilebilecek örnekler o kadar çoktur ki, bunları burada tek tek zikretmek mümkün değildir. Ancak bir örnek vermiş olmak için Ahmed Hulusi’nin bir dizi eserini – özellikle de Akıl ve İslam’ı- zikredebiliriz.
12. Bkz. Recep Yılmaz, Din Görevlilerinin Hadis Birikim Seviyeleri Üzerine Tecrübî Bir Araştırma, (Yayınlanmamış Y.L.Tezi, A.Ü.İ.F. ,Ank., 1994).
13.Fethullah Gülen, Prizma, I., 150-151.
14.Radyo Moral FM’de 23.7.1996, saat 15:40’da Osman Değirmenci ile yapılan sohbetten.

Şu zavallı cahil döndü dolaştı Din adına dinde yaralar açtı Sûfi ve mollanın tevillerine Cibril hayret etti peygamber şaştı*
Muhammed İkbal
|
|
Read more...
|
|
Üç aylar diye meşhur olan Recep, Şa’ban ve Ramazan aylarına yaklaşmış bulunuyoruz. Halk arasında bu aylar ve bu aylar içinde bulunan önemli gün ve gecelerle ilgili birçok hadis dolaşmaktadır. Bunlardan bazıları sahih, bazıları zayıf ve maalesef birçoğu ise uydurmadır. Hurafelerin halk nezdindeki itibarı ve oldukça yaygın oluşu göz önünde bulundurulduğunda, bu gibi konularda uydurma hadislerin sahihmiş gibi bilindiği görülmektedir.
Bu itibarla, üç aylar hakkında halk arasında oldukça yaygın olan fakat hadis uleması tarafından uydurma olduğu kesin bir şekilde ortaya konulan hadislerden bazılarını tespit etmeye çalıştık.
Üç ayların ilki Recep olduğu için, bu yazıda Recep ayı hakkında uydurulmuş hadisler üzerinde durulacaktır. Şa’ban ve Ramazan ayları hakkında uydurulan hadislerin tespiti ise bir başka araştırmaya bırakılmıştır.
Araştırmada kaynak olarak uydurma / mevzû hadisler hakkında yazılmış olan ve ulema tarafından kabul gören kitapları kullandık. Bunlar İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751 h.)’nin el-Menâru’l- Munîf, İmam Suyûtî (ö. 911 h.)’nin el-Leâli’l-Masnûa, İbn Arrâk (ö. 963 h.)’ın Tenzîhu’ş-Şerîa, Aclûnî (ö. 1162)’nin Keşfu’l-Hafâ ve Şevkânî (ö. 1250 h.)’nin el-Fevâidü’l-Mecmûa adlı kitaplarıdır.
Öncelikle bu vb. konularda uydurulmuş olan hadislerin genel özelliklerine kısaca bir göz atalım:
GENEL KAİDE 1: Bazı gün ve gecelerde kılınması gereken namazlarla ilgili hadisler uydurma hadislerdendir. Mesela Pazar günü ve gecesi, Pazartesi günü ve gecesi ve haftanın diğer gün ve gecelerinde kılınması gereken (sadece bu günlere mahsus) namazlarla ilgili hadisler bunlardandır.1
GENEL KAİDE 2: Recep ayının ilk Cuma gecesi kılınması gerektiği söylenen Regaip namazı ve bu ayın diğer gecelerinde kılınması gerektiği söylenen namazlarla ile ilgili hadisler de uydurma hadislerdendir. Hepsi yalandır ve ALLAH resulüne yapılmış birer iftiradır.2 Aclûnî’nin tabiri ile “bu hadislerin Kûtu’l-Kulûb, İhyâu Ulûmiddîn, Tefsîr-i Sa’lebî gibi (tasavvuf ağırlıklı) kitaplarda yer almasına aldanılmasın.”3
Aclûnî de bu kaideye değindikten sonra şöyle diyor:
“Her ne kadar İhyâu Ulûmiddîn, Kûtu’l-Kulûb adlı kitapların yazarları (İmam Gazali ve Ebû Talib el-Mekkî) bu hadisleri zikretse de bu konuda ne sünnette ne de hadis imamlarının yanında herhangi bir (sahih hadis) bulunmaktadır. Çünkü sünnet (onların demesiyle değil) ancak Peygamberin sözü, fiili ve takriri ile sabit olur.”4
Bu uydurma hadislerden bazıları şunlardır:
1. “Recep Allah’ın, Şa’ban benim Ramazan ise ümmetimin ayıdır.”
2. “Recep’in ilk Cuma gecesinden gafil olmayasınız. Zira o gece, meleklerin “Regâib” ismini verdikleri gecedir.”5
GENEL KAİDE 3: Recep ayında tutulması gerektiği söylenen oruç ve bu ayın bazı gecelerinde kılınması gerektiği söylenen namazla ilgili bütün hadisler yalandır, iftiradır.6
Bu tür hadislerden bazıları şunlardır:
1. “Her kim Recep’in ilk gecesi akşamdan sonra yirmi rekat namaz kılarsa … o kişi Sırat’ı sorgusuz sualsiz geçer.”
2. “Her kim Recep ayında bir gün oruç tutar ve dört rekâtlık bir namaz kılarsa ve bu namazın ilk rekâtında yüz defa Ayetü’l-Kürsî, ikinci rekâtında yüz defa İhlâs suresini okursa o kişi Cennetteki yerini görmeden ölmez.”
3. “Her kim Recep ayında şu kadar oruç tutarsa ona şu kadar…” diye başlayan hadislerin hepsi yalandır, uydurmadır.7
Araştırma esnasında yararlandığımız kaynaklardan en son kaleme alınanı, Şevkânî’nin el-Fevâidü’l-Mecmûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevdûa adlı kitabıdır. Bu kitap, kendisinden önce yazılan ve uydurma hadisleri tespit eden kitaplardan daha şanslıdır. Bu şansın ne olduğunu, ülkemizin yetiştirdiği değerli hadis alimlerinden M. Yaşar Kandemir Hoca şöyle açıklamaktadır:
“Bir hayli müteahhir oluşunun (geç dönemde yazılmış oluşunun) sağladığı imkân dolayısıyla Şevkânî, İslam âlimlerinin mevzû hadislere karşı açtıkları çetin savaşların semeresi olarak vücut bulan eserlerin hemen hepsinden faydalanmıştır.”8
Şevkâni konuyla ilgili hadisleri, yukarıda adı geçen diğer kitaplara göre daha sistemli bir şekilde ele almıştır. O, el-Fevâidü’l-Mecmûa’da Recep ayı ile ilgili olarak uydurulmuş hadisleri şöyle sıralamıştır:
1. “Recep Allah’ın, Şa’ban benim, Ramazan ise ümmetimin ayıdır. Her kim Recep ayında iki gün oruç tutarsa ona iki kat ecir vardır. Bu katlardan her biri (nin büyüklüğü) dünyadaki dağlar kadardır.”9
Şevkânî, bu hadisin râvîsinin daha sonra “her kim dört gün”, “altı gün”, “yedi gün”, “sekiz gün” ve nihayet “on beş gün” oruç tutan kişinin ecrini anlattığını söyledikten sonra şu açıklamayı yapmaktadır:
“Bu, uydurma bir hadistir. Bu hadisin isnadında yer alan ravilerden Ebû Bekir b. Hasan en-Nakkâş (hadis uydurmakla) itham edilmiş, el-Kisâî ise mechûldür / tanınmamaktadır. Bu hadisi el-Leâlî yazarı (Suyûtî) Ebu Saîd el-Hudrî (ra)’den rivayet etmiştir.”10
Şevkânî’nin, Suyûtî’nin kitabında da yer aldığını bildirdiği hadise, uzun olduğu ve alıntı bütünlüğünün dağılmaması için aşağıda değinilecektir. Şimdi Şevkânî’nin uydurma olduğunu belirttiği diğer hadislere devam edelim:
2. “Her kim Recep ayında üç gün oruç tutarsa, ona bir aylık oruç (sevabı) yazılır. Her kim Recep ayında yedi gün oruç tutarsa, Allah o kişi için Cehennemden yedi kapı kapatır. Her kim Recep ayında sekiz gün oruç tutarsa, Allah o kişi için Cennetten sekiz kapı açar. Ve her kim Recep ayının yarısını oruçlu geçirirse, Allah onu çok kolay şekilde hesaba çeker.”
Bu hadisin senedinde yer alan ravilerden Ebân adlı kişinin metrûk olduğu, yani kendisinden hadis rivayet edilmediği, Amr b. el-Ezher’in ise hadis uydurduğu belirtilmiştir.11 Bu hadisi başka bir yolla Hüseyin b. Ulvân babalarından rivayet etmiştir. Fakat bu Hüseyin b. Ulvân’ın da hadis uydurmacısı olduğu bildirilmiştir.12
3. “Muhakkak ki Recep ayı, çok büyük bir aydır. Kim o aydan bir günü oruçlu geçirirse, ona bin senelik oruç (sevabı) yazılır.”13
Bu hadisin devamı, el-Leâli’l-Masnûa’da şöyle geçmektedir:
“… Her kim Recep ayından iki günü oruçlu geçirirse, ona iki senelik oruç (sevabı) yazılır. Her kim Recep ayından üç günü oruçlu geçirirse, ona üç senelik oruç (sevabı) yazılır. Her kim Recep ayından yedi günü oruçlu geçirirse, cehennemin kapıları o kimseye kapatılır. Her kim Recep ayından sekiz günü oruçlu geçirirse, ona cennetin sekiz kapısı açılır, o da istediği kapısından içeri girer. Her kim Recep ayından on beş günü oruçlu geçirirse, onun seyyiâtı (kötülükleri) hasenâta (iyiliklere) çevrilir. Ve gökten bir ses “(bugüne kadar yaptıklarından dolayı) Allah seni bağışladı, artık her şeye yeniden başla” diye seslenir. Her kim daha fazlasının yaparsa, Allah da ona daha fazlasını verir.”
Suyûtî bu hadisin sahih olmadığını, senet zincirinde yer alan Harun b. Antere’nin münker hadisler rivayet eden biri olduğunu belirtir.14
4. “Kim Recep ayında bir gün oruç tutarsa, onun tuttuğu bu oruç, bir aylık oruca denktir.”
Bu hadisin senedinde yer alan el-Furât b. es-Sâib, metrûktur, hadisi reddedilir.15
5. “Kim recep ayından bir geceyi ihya eder ve bir gün oruç tutarsa, Allah da ona cennet meyvelerinden yedirir.”
Bu hadis de senedinde yer alan Hafs b. Muhârik yüzünden uydurma kabul edilmiştir.16
6. “Recep ayında çokça istiğfar ediniz. Çünkü o ayda Allah, her saat birilerini Cehennemden azad etmektedir.”17
7. “Recep ayında öyle bir gün ve gece vardır ki o günü oruçlu geçirip o geceyi ihya eden kimse için yüz sene oruç tutmuş gibi ecir vardır.”18
8. “Ey İnsanlar! Büyük bir ayın, Allah’ın çok hürmetli ayı (el-esamm) Recep’in, gölgeleri üzerinize düşmüştür. Bu ayda iyilikler katlanır, dualar kabul edilir, sıkıntılar giderilir.”
Peygamberimizin Recep ayı girmeden önce bir Cuma günü hutbede söylediği iddia edilen bu sözlerin de hiç tereddütsüz bir şekilde münker olduğu ifade edilmiştir.19
9. “Recep ayının diğer aylara olan üstünlüğü, Kur’an’ın diğer kelamlara olan üstünlüğü gibidir.”20
10. “Allah Teala, Nuh (as)’a gemi yapması emrini Recep ayında vermiş, onun yanında bulunan mü’minlere de bu ayda oruç tutmalarını emretmiştir.”21
Şevkânî’nin yukarıda, birinci maddede bahsettiği uzun hadis, Suyûtî’nin kitabında şöyle geçmektedir:
“Ebû Said el-Hudrî (ra)’nin Peygamberimizden rivayet ettiği (merfû) hadis: “Recep Allah’ın, Şa’ban benim, Ramazan ise ümmetimin ayıdır. Her kim inanarak ve sevabını yalnız Allah’tan bekleyerek Recep ayını oruçlu geçirirse, Allah’ın en büyük rızasını hak etmiş demektir. Allah, onu Firdevs-i Âlâ’ya yerleştirecektir.
Her kim Recep ayında iki gün oruç tutarsa, ona iki kat ecir vardır. Bu katlardan her birinin ağırlığı, dünyadaki dağlar kadardır.
Her kim Recep ayında üç gün oruç tutarsa, Allah onunla Cehennem arasına uzunluğu bir senelik yürüyüş mesafesi kadar olan bir hendek koyar.
Her kim Recep ayında dört gün oruç tutarsa, (her türlü) beladan, delilikten, cüzzamdan, alaca hastalığından, Deccalın şerrinden ve kabir azabından kurtulur.
… altı gün oruç tutarsa, o kişi, yüzü ayın on dördünden daha parlak bir şekilde kabrinden kalkar.
… yedi gün oruç tutarsa, onun tuttuğu her bir günlük oruca karşılık Cehennemin yedi kapısı birer birer o kişiye kapanır.
… sekiz gün oruç tutarsa, onun tuttuğu her bir günlük oruca karşılık Cennetin sekiz kapısı birer birer o kişiye açılır.
… dokuz gün oruç tutarsa, o kişi kabrinden “Lâ ilâhe illallâh” nidaları ile kalkar ve onun yüzü Cennetten başka bir tarafa çevrilmez.
… on gün oruç tutarsa, Allah, Sırat üzerinde her milde onun istirahat edeceği bir yatak var eder.
… on bir gün oruç tutarsa, o kişi yarın kıyamet gününde – kendisi kadar veya daha fazla oruç tutanlar hariç- kendisinden daha faziletli kimse görmez.
… on iki gün oruç tutarsa, Allah Teala ona kıyamet gününde bir tanesi dünyadan ve içindekilerden daha hayırlı olan iki güzel elbise giydirir.
… on üç gün oruç tutarsa, kıyamet gününde insanlar büyük zorluklar içindeyken o kişi için arşın gölgesinde bir sofra kurulur ve o kişi bundan yer.
… on dört gün oruç tutarsa, Allah Teala ona kıyamet gününde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanoğlunun tahmin edemediği bir sevap verir.
… on beş gün oruç tutarsa, Allah Teala kıyamet günü o kişiyi güvende olan kimselerin duracağı bir yere sokar. Oraya her ne zaman bir melek-i mukarreb ve bir peygamber uğrasa ona şöyle derler: “Müjdeler olsun sana ki güvende olanlardansın.”22
Bu hadisi verdikten sonra “uydurulmuştur” ibaresini ekleyen İmam Suyûtî, hadisin senedinde yer alan el-Kisâî adlı şahsın tanınmadığını, en-Nakkâş’ın ise hadis uydurmakla itham edilen biri olduğunu belirtmiştir.23
Buraya kadar tercümesi verilen uydurma hadisler bunlarla sınırlı değildir. Dileyenler adı geçen kaynaklara müracaat ederek daha detaylı bilgilere ulaşabilirler.
Verilen bu bilgilerden yola çıkarak Recep ayının sıradan, değersiz bir ay olduğu gibi yanlış bir anlam çıkarılmamalıdır. Zira bu ay dört haram aydan (el-eşhuru’l-hurum) bir tanesidir. Bu aylarda savaşmak haram kılınmıştır.
Haram aylar hakkında Allah Teala şöyle buyurmuştur:
“Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu, doğru hesaptır. O aylar içinde (Allah’ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin …”24
“Sana dokunulmaz ayı,25 o ayda yapılan savaşı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş ağır bir suçtur. Ama Allah yoluna engel olmak, ona ve Mescid-i Haram’a karşı tanımazlık etmek, halkını oradan çıkarmak Allah katında daha ağır suçtur. Fitne, adam öldürmekten de ağırdır. Eğer onların gücü yetse, sizi dininizden çevirinceye kadar savaşa devam ederler. Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, yaptıkları işler dünyada ve Ahirette boşa gider. Onlar cehennemden ayrılamazlar. Orada sürekli kalırlar.”26
“Ey müminler! Allah’ın sembollerine, (içinde savaşılması) haram olan aya, Kâbe’ye armağan edilen kurbanlığa, gerdanlıklı kurbanlık hayvanlara, Rabblerinin bağışını ve rızasını kazanmak amacı ile Kâbe’yi ziyaret etmeye gelenlere sakın saygısızlık etmeyiniz…”27
Bir başka ayette ise Allah Teala, şeâirullâh’a yani kendi koyduğu sembollere saygı gösterilmesinin, kalplerin takvâsına bağlı olduğunu bildirmektedir.28 Recep ayının içinde bulunduğu haram ayların da bu sembollerden olduğu, bir önceki ayette Cenab-ı Allah tarafından açıklanmıştır.
Bu konudaki hadis-i şeriflerden bir tanesi ise şöyledir:
Ebû Bekre radıyallâhu anh, Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’den şöyle rivayet etmiştir:
“Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki (ilk) hey’etine dön müştür. Sene, on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Üçü arka arkayadır ki bunlar; Zilkade, Zilhicce ve Muharrem’dir. Dör düncüsü de Cemaziye’l-âhir ile Şa’ban arasında olan Receb-i Mudar’dır.”29
Zikredilen bu ayet ve hadislerden anlaşıldığına göre, diğer haram aylara olduğu gibi Recep ayına da hürmet etmek gerekir. Fakat bu hürmet, yukarıda belirtilen uydurma hadislerde olduğu gibi dinimizin aslında olmayan bir takım ibadetler icat ederek olmamalıdır. Zira ibadetler ancak ve ancak ayet ve sahih hadislerle sabit olur. Recep ayında oruç tutmayı ve bu aya özel namazlar kılmayı emir ve tavsiye eden hiçbir ayet ve sahih hadis bulunmamaktadır. Bu ayda edilmesi gerektiği söylenen: “Allah’ım! Recep ve Şa’ban aylarını bize mübarek kıl ve bizleri Ramazan’a ulaştır.”30 Duası da sahih bir hadise dayanmamaktadır. Zira bu hadisin senedinde yer alan Zâide b. Ebi’r-Rukâd adlı kişinin İmam Buhari tarafından munkeru’l-hadîs31 olduğu ve bu ravinin bir takım hadisçiler tarafından tanınmadığı belirtilmiştir.32 Yalnız Peygamberimizin her ay tuttuğu ve tutulmasını tavsiye ettiği Pazartesi ve Perşembe günü oruçları ile eyyâm-ı bîz denilen her ayın 13, 14 ve 15. günleri tutulan oruçlara Recep ayında da devam edilebilir. Bunları yukarıdaki uydurma hadislerle karıştırmamak gerekir. Burada özellikle vurgulanmak istenen husus, diğer aylarda yapılmayıp da sadece bu aya, Recep ayına- mahsus namaz, oruç gibi herhangi bir ibadet bulunmadığıdır.
“Bu hadisler, Müslümanları iyilik yapmaya teşvik (terğib) için söylenmiş sözlerdir. Normal zamanlarda caminin yolunu bilmeyen nice insan, bu gün ve gecelerde camilere akın etmekte, tevbe istiğfar edip namazlar kılmaktadırlar. Şimdi bu hadislerin mevzu olduğunu söyleyerek bu yaptıklarını da yapmamalarını mı söylüyorsunuz?” Şeklinde bazı düşünceler akla gelebilir. Hiç şüphesiz bir kimsenin Allah’a tevbe istiğfar etmesi, namaz kılıp oruç tutması küçümsenecek bir şey değildir. Bunun terkini de hiçbir Müslüman temenni edemez. Lakin sadece bu günlerin faziletine güvenip diğer günlerde dini, imanı, ameli unutan kişilerin varlığı da inkar edilemeyecek bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır. Bu kişileri böyle yanlış düşüncelere iten sebeplerin başında da bu uydurma hadisler gelmektedir. Bu konuda M. Yaşar Kandemir Hoca şunları söylemektedir:
“Tergîb hadisleri, Müslümanları “zannedildiği gibi- dünyayı ihmal ederek nâfile ibadetle meşgul olmaya her zaman sevk etmemiş, hatta çoğu defa -Hz. Peygamberin neticesinden korktuğu üzere- onların farz ibadetleri dahi ihmal etmelerine yol açmıştır. Öyle ya “Bilmem hangi vakit iki rekat namaz kılmakla bütün günahlar affolununca, artık günde beş defa namaz kılmaya, senede bir ay oruç tutmaya, hacca gitmeye, zekat vermeye ne lüzum kalır. Madem ki iki rekat namazla bütün günahlar affolunacakmış, niçin insan tatlı tatlı eğlenerek envâı-muharremâtı irtikâb etmesin (her çeşit haramı işlemesin). İki rekat namazla bütün bu habâsetleri (pislikleri) affettirmek her vakit için mümkün değil mi? En âdî kabahetlerden, hatta en şenî (iğrenç) cinayetlerden kurtulmak için iki rekat namaz kâfîdir, demekle esâsât-ı şeriyye ve ahlakiyenin çürük ve esassız olduklarını ilan etmek arasında bir fark görmüyoruz.”33
“Bid’atlar İslâm’ın ruhuna aykırı, Allah ve Rasûlü (sav) tarafından medenilmiş olmakla beraber bazı zamanlarda ve bazı içtimâî sınıflarda din duygusunun yaşamasını, dinin canlı kalmasını temin ediyor; bu bakımdan müsâmaha edilmesi gerekmez mi?” diyenlere ise Hayrettin Karaman Hoca şöyle cevap vermektedir:
“İslâm’ın iman, ibâdet, nizam ve ahlâk olarak terkedilip unutulması ve sadece bid’atlar vasıtasıyla varlığının hatırlanması onun hayatı değil, ölümüdür. Onu yaşatmak için bünyesine yabancı olan bid’atları değil, İslâm’ın esaslarını ihyâ etmek gerekir.
İslâm’ı değil de mücerred bir din duygusunu yaşatmak için bid’at tervicine lüzum yoktur, çünkü o duygu fıtrîdir.”34
Son olarak bu ayda bulunan ve ülkemizde Regaip Kandili (Recep’in ilk Cuma gecesi) ve Mirac Kandili (Recep’in yirmi yedinci gecesi) şeklinde adlandırılan gecelerle ilgili bir hatırlatmada bulunmak isteriz. Bu gecelerin diğer gecelerden farklı olduğuna ve kandil olarak kutlanmasına dair kaynaklarda hiçbir sağlam delil bulunmamaktadır. Bu konuyla ilgili olarak sitemizde başka bir yazımız bulunmaktadır. Aşağıdaki linkten ilgili yazıya ulaşmak mümkündür:
Yazıya ait dosyayı aşağıdaki linkten Word formatında indirebilirsiniz:
Recep Ayı Hakkında Uydurulmuş Hadisler
İbn Kayyim el-Cevziyye, el-Menâru’l-Munîf fi’s-Sahîhi ve’d-Daîf, Tahk: Abdulfettâh Ebû Gudde, Mektebetü’l-Matbûâti’l-İslâmiyye, Halep, 1970, s: 95. Eserin Türkçe tercümesi için bkz: el-Menâru’l-Munîf fi’s-Sahîhi ve’d-Daîf, Terc: Muzaffer Can, Cantaş Yayınları, İstanbul, 1992, s: 88-89. [↩]
İbn Kayyim, el-Menâru’l-Munîf, s: 95, Terc: Muzaffer Can, s: 89. [↩]
İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs, 3. Baskı, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2 cilt, Beyrut, 1998, c: 2, s: 410. [↩]
Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c: 2, s: 417. [↩]
İbn Kayyim, a.g.e., s: 95, Terc: Muzaffer Can, s: 88-89. [↩]
İbn Kayyim, a.g.e., s: 96-97; Terc: Muzaffer Can, s: 89-90. [↩]
Bkz: Bir önceki dipnot. [↩]
M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler Menşei Tanınma Yolları Tenkidi, Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Vakfı, İstanbul, 1997, s: 163. [↩]
Muhammed b. Ali eş-Şevkânî, el-Fevâidü’l-Mecmûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevdûa, Tahk: Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî el-Yemânî, 2. Baskı, el-Mektebü’l-İslâmî, Beyrut, 1392 h., s: 100. Bu hadis için ayrıca bkz: Aclûnî, a.g.e., c: 1, s: 423-424, hadis no: 1358. [↩]
Şevkânî, a.g.e., s: 100. [↩]
Celâlüddîn Abdurrahmân es-Suyûtî, el-Leâli’l-Masnûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevdûa, Tahrîc ve Ta’lîk: Ebû Abdirrahmân Salâhuddîn b. Muhammed b. Uveyza, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 3 cilt, Beyrut, 1996, c: 2, s: 97; Şevkânî, a.g.e., s: 100. [↩]
Suyûtî,, a.g.e., aynı yer; Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed b. Arrâk el-Kinânî, Tenzîhu’ş-Şerîati’l-Merfûa ani’l-Ahbâri’ş-Şenîati’l-Mevdûa, Tahk: Abdulvehhâb b. Abdullatîf, Abdullah Muhammed es-Sıddîk, 2. Baskı, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2 cilt, Beyrut, 1981, c: 1, s: 152; Şevkânî, a.g.e., s: 100. [↩]
Şevkânî, a.g.e., s: 101. [↩]
Suyûtî,, a.g.e., c: 2, s: 98; İbn Arrâk, Tenzîhu’ş-Şerîa, c: 1, s: 152; Şevkânî, a.g.e., s: 101. [↩]
Suyûtî, a.g.e., aynı yer; İbn Arrâk, a.g.e., c: 1, s: 153; Şevkânî, a.g.e., aynı yer. [↩]
Suyûtî, a.g.e., c: 2, s: 99; Şevkânî, a.g.e., s: 101. [↩]
Şevkânî, a.g.e., s: 439. [↩]
Şevkânî, a.g.e., aynı yer. [↩]
İbn Arrâk, a.g.e., c: 1, s: 163-164; Şevkânî, a.g.e., aynı yer. [↩]
Şevkânî, a.g.e., s: 440. Ayrıca bkz: İbn Arrâk, a.g.e., c: 1, s: 160-161; Aclûnî, a.g.e., c: 2, s: 85, hadis no: 1824. [↩]
Şevkânî, a.g.e., s: 440. [↩]
Suyûtî, a.g.e., c: 2, s: 96-97; İbn Arrâk, a.g.e, c: 1, s: 151-152. [↩]
Suyûtî, a.g.e., c: 2, s: 97; İbn Arrâk, a.g.e., c: 1, s: 152. [↩]
Tevbe, 9/36. [↩]
Bunlara haram ayları denir. Bunlar, kameri aylardan Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Kameri aylar sırasıyla şunlardır: Muharrem, Safer, Rebîu’l-Evvel, Rebîu’l-Âhir, Cemâziye’l-Evvel, Cemâziye’l-Âhir, Recep, Şa’ban, Ramazan, Şevvâl, Zilka’de ve Zilhicce. [↩]
Bakara, 2/217. [↩]
Maide, 5/2. [↩]
Bkz: Hacc, 22/32. [↩]
Buhari, Bed’ul-Halk, 2, Tefsir 9/8. [↩]
Ahmed b. Hanbel, 1/259. [↩]
Münker hadis: Zayıf bir ravinin tek başına rivayet ettiği hadis. Münkeru’l-hadis: Bu tür hadisleri rivayet eden Ravi. [↩]
Nûruddîn Ali b. Ebi Bekr el-Heysemî, Mecmeau’z-Zevâid ve Menbau’l-Fevâid, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 10 cilt, Beyrut, 1988, c: 2, s: 165 (Bâb fi’l-Cumua ve fadlihâ). [↩]
M. Şemseddin’in Hurâfattan Hakikate adlı kitabından naklen: Kandemir, Mevzu Hadisler, s: 201. M. Yaşar Kandemir Hoca’nın bu kitabının, Mevzu Hadislerin İslam’a ve Müslümanlara Verdiği Zararlar başlıklı beşinci bölümün okunması özellikle tavsiye ederiz. [↩]
Hayrettin Karaman, İslam’ın Işığında Günün Meseleleri, Yeni Şafak Gazetesi Armağanı, 3 cilt, İstanbul, 1996, c: 1, s: 97. [↩]

Üç aylar diye meşhur olan Recep, Şa’ban ve Ramazan aylarına yaklaşmış bulunuyoruz. Halk arasında bu aylar ve bu aylar içinde bulunan önemli gün ve gecelerle ilgili birçok hadis dolaşmaktadır. Bunlardan bazıları sahih, bazıları zayıf ve maalesef birçoğu ise uydurmadır. Hurafelerin halk nezdindeki itibarı ve oldukça yaygın oluşu göz önünde bulundurulduğunda, bu gibi konularda uydurma hadislerin sahihmiş gibi bilindiği görülmektedir. Bu itibarla, üç aylar hakkında halk arasında oldukça yaygın olan fakat hadis uleması tarafından uydurma olduğu kesin bir şekilde ortaya konulan hadislerden bazılarını tespit etmeye çalıştık.
|
|
Read more...
|
|